TMMOBTürk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğiİstanbul İl Koordinasyon Kurulu

Şubat 2019
Ölçü Şubat 2019 kapağı, okumak için açın

Şubat 2019

Nasıl bir yerel yönetim?

Bu sayıdaki yazılar

  1. YARININ ŞEHİRLERİNDE BİLİŞİM PROJELERİ
  2. İSTANBUL’UN KENT VE DOĞA SEÇİMİ
  3. YEREL SEÇİMLERE GİDERKEN TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Her Şey Yerelden Başlar Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal kriz derinleşirken, 31 Mart 2019 tarihinde yapılacak yerel yönetim seçimleri sürecine girmiş olduk. Yakın dönemde gerçekleşen sistem değişikliği ve bu doğrultuda yapılan kanuni düzenlemeler çerçevesinde hayata geçirilecek bu ilk yerel yönetim seçimleri, yaşadığımız kriz koşullarında büyük önem taşımaktadır. Yıllardır uygulanan yanlış politikalar sonucu kronikleşen işsizlik sorunu, doğal ve sürdürülebilir yaşam kaynaklarının tahrip edilmesi, temel ihtiyaçlarımızı karşılamaya yarayan tarım ve hayvancılık alanındaki gerilemeler bir yandan köyden kente göçü hızlandırmış diğer yandan ise kentlerin ihtiyacını karşılayamaz hale getirmiştir. Çarpık ve plansız büyüyen kentlerdeki hızlı nüfus artışı, yerel yönetimlerin temel ihtiyaçlara yönelik makro planlarının bulunmaması bir yandan ağır sosyo-ekonomik sorunlara diğer yandan ise artık toplumsallaşan psikolojik travmalara neden olmaktadır. Halkın temel ve yaşamsal ihtiyaçları arasında yer alan çevre, sağlık, eğitim, barınma, ulaşım, enerji, afet yönetimi, alt yapı, kentleşme, aydınlatma, güvenlik, kentsel dönüşüm, kültür varlıkları vb. konularda, geçmiş yerel yönetimlerin yeterli/başarılı/kapsayıcı örnekler ortaya koyamaması, temel altyapı yatırımlarının bulunmaması, bugün uygulanan kimi projelerin de toplum yaşamını kaliteli hale getirmesi yerine çözülmesi gereken yeni sorunlara yol açması, giderek içinden çıkılamaz sorunlar yumağına dönüşmektedir. Ayrıca; yatırımlarda ya da hizmet alımında Kamu İhale Kanunu yerine yandaşlık ölçütleri ikame edilmiş, düşük ücretlendirme, iş güvencesi ve iş güvenliği konuları ötelenmiş ve taşeronlaştırmanın önü alabildiğine açılmıştır. Yerel yönetimlerin çalışmaları sonucunda, sağlıklı bir çevre ve yaşam için gerekli olan hizmet üretimi ve denetimi sağlanamamış, bu konularda toplumda gerekli farkındalık yaratılamamıştır. Uluslararası ve ulusal bazda modern yerel yönetim anlayışının oluşması konusunda, ülke genelinde birkaç olumlu örnekten öte gidilememiştir. Kentlerde yaşayan toplumsal kesimlerin yerel politikalara katılma ve karar alma süreçlerinden uzaklaştırılması, Kent Konseylerinin bürokratik yapılara dönüşerek insan ve topluma yabancılaştırılması, sorunların tartışılarak çözüme ulaştırılması kanallarını tıkamaktadır. Sonuçta mutlu ve kaliteli bir yaşam süren, ihtiyaçlarına yeteri düzeyde karşılık bulan insanlardan oluşan kentler, kronikleşen sorunları kanıksayan ve kabullenen, mutsuzluğu ve umutsuzluğu kabullenmiş toplulukların yaşadığı kentler haline dönüşmektedir. *** Yerel Yönetimlerin Görevi Rant Alanları değil Yaşam Alanları Açmaktır Ülkemizin depremselliği nedeniyle eski uygunsuz yapı stokunun depreme hazırlanması ve modern kent söylemleri ile başlayan kentsel dönüşüm; mağduriyetler ve bina yığınları içinde temel ihtiyaçlara cevap vermeyen projelere dönüşmüş, kentin kültürel yapısına ait özellikleri bozmuş, birçok alt ve üst yapı sorunlarını çözümsüz bırakmış ve depremsellik adı altında yapılan çalışmalar, uygunsuz kaçak yapıların kullanımının yasallaşmasına ilişkin imar afları ile daha karmaşık bir boyuta taşınmıştır. Afet yönetimi konusunda özellikle İstanbul ve büyük kentlerde istenmeyen ancak karşılaşılabilecek deprem riski ve yıkımlarında insanların bir araya gelmesi için mutlaka korunması gereken afet toplanma alanları yapılaşmaya açılarak, ek rant alanları haline getirilmiştir. Kentler için önemli bir yere sahip olan ulaşıma dair yapılan projelerin bedelleri, Yap İşlet Devret ve Yap İşlet gibi özelleştirme yöntemleriyle ve şirketlere verilen geçiş garantili anlaşmalarla, bütün yurttaşların cebinden ödenmektedir. Bu yöntemle, temel kamusal hizmetlerin sunumu, kimi yerli ve yabancı sermaye kuruluşları için rant kapısı haline getirilmektedir. Özellikle son zamanlarda yaşanan tren kazaları ciddi can kayıplarına neden olmuştur. Mevcut ve yeni yapılan ulaşım sistemlerinin can güvenliği kapsamında sinyalizasyon kontrol sistemleri önemsenmeli, uygulama, kabul işlemleri ve işletme kapsamındaki denetlemeleri eksiksiz bir şekilde yerine getirilmelidir. Belediyelerce üretilen hizmet bedelleri, halkın ekonomik durumu göz ardı edilerek harç, ruhsat, toplu taşıma ücretleri her yıl artan değerlerle özellikle ücretli çalışan, işçi, emekli ve halk kesimlerinin sırtına yüklenmektedir. Yerel yönetimler; gelişen kent ihtiyaçları, mevcut sorunlar, gelecek uygulamaları ve çözümleri olarak ihtiyaçları yerinde, kalıcı, sürdürülebilir, toplumun her kesiminin katılımı ve iyi planlama ile çözmek zorundadır. *** Yerel Yönetimler Halkın Enerjisiyle Buluşmalıdır Gelişen teknolojiler ve uygulamaları, ülkemizde bulunan yasal mevzuatlar çerçevesinde enerji verimliliği, enerjinin etkin kullanımı özellikle kentlerde yaşayan halk kesimleri için önem taşımaktadır. Halkın temel ihtiyaçları içinde önemli bir yer tutan enerjinin sürekli artan birim fiyatları ve sanayinin en temel girdisi olan enerji fiyatlarının yüksekliği her kesim açısından can yakıcı bir hale gelmekte, ülke ekonomisinin dengelerini sarsan bir noktaya taşınmaktadır. Oysa gerek meskenler gerekse sanayi kuruluşları için enerji verimliliği ve tasarrufu, hem maliyetler açısından hem de enerji üretiminin yarattığı ekolojik sorunlar açısından büyük önem taşımakta ve giderek dünyanın geleceğini tehdit eder hale gelen bu gerçeklere sürdürülebilir çözümler üretmek, yerel yönetimlerin önünde yaşamsal nitelikte görev ve sorumluluk olarak durmaktadır. Halkın bilinçlendirilmesi, eğitilmesi ve farkındalığın yaratılması ekolojik kentsel anlayışlar oluşmasına katkı sağlayacaktır. Yerel yönetimler, önce kendilerinden başlamak üzere gerekli insan kaynaklarını oluşturup, eğiterek hem halk kesimlerine hem de bünyelerinde yer alan kurum ve kuruluşlara yardımcı olmalıdırlar. Özellikle atık malzemelerin; piller, aküler, gazlı aydınlatma aygıtları ve benzerlerinin toplanması ve bertaraf edilmesinde, merkezlerin oluşturularak halkın bilinçlendirilmesi insan sağlığı ve sağlıklı bir çevre için önem taşımaktadır. Kent ve elektriğin önemli konuları olan yapılar, sosyal donatılar, kültürel varlıklar, yollar, ulaşım, haberleşme ve atık yönetiminin; kanunlar, yasalar, mevzuatlar, standartlar ve gelişen teknolojiler kapsamında değerlendirilmesi, işletilmesi ve yenilenmesi, çevreci, sosyal, paylaşımcı, modern kent anlayışının oluşmasında etken olacaktır. Dünyada gelişen yenilenebilir enerji kaynaklarının, genelde ve yerel yönetimlerde tüketicilerin ihtiyacı bazında kullanılması, halkın özendirilmesi, gerekli mevzuat değişiklikleri ile kolaylaştırılması, örnek kuruluşlar olarak yerel yönetimlerin kendi kuruluşlarında, sosyal donatı alanlarında, ulaşımda vb. elektrik enerjisine ihtiyaç duyulan alanlarda gereksinimi karşılaması farkındalık yaratacaktır. Afet toplanma alanlarının afet sırasında ve sonrasında gerekli hizmetleri vermesi için halkın ihtiyacı ve aydınlatmadan elektrikle çalışan yardım ekipmanlarına kadar kullanımını kapsayacak tespit edilen ihtiyaca göre yenilenebilir enerji kaynaklarından elektriksel yedek güçler yaratılmalıdır. *** Yapıların Güvenliğinden Yerel Yönetimler Sorumludur Mevcut yapıların, işyerlerinin elektrik tesisatları, donanımları, asansörleri, güvenlik sistemleri vb. yani elektrik kuvvetli akım ve zayıf akım sistemlerinin periyodik muayenelerinin yapılması, yapıları kullananlar için can ve mal güvenliği açısından önemlidir. Bu konu yerel yönetimler tarafından önemsenmeli ve Meslek Odaları ile birlikte ele alınmalı, teknik altyapı oluşturularak çözümler üretilmelidir. Asansörlere ilişkin periyodik muayeneler A tipi muayene kuruluşları tarafından yapılmaktadır. Asansörlere ait stok ve yeni kullanımlar düşünüldüğünde halkın can ve mal güvenliği başta olmak üzere işletme güvenliği için periyodik muayenelerin zamanında, yeterli, denetlenebilir olmasının yol ve yöntemleri yaratılmalıdır. İşyerleri, sanayi kuruluşları, İş Ekipmanları Yönetmeliği çerçevesinde periyodik muayenelerini yaptırmalı, hizmeti üreten, hizmeti alan denetlenmeli ve yerel yönetim sınırları içinde bulunan işyerleri ve tesislere ait periyodik kontrollerin yaptırılmasına ilişkin düzenlemeler yapılmalıdır. Yapı Denetim Kanununa bağlı yapı denetçilerinin sorumluluk alanının 120.000 m2 (Yüz yirmi bin metrekare)’den 180.000 m2 (Yüz seksen bin metrekare)’ye çıkarılması kamusal denetimin sağlıklı yapılması açısından sorunlu görünmektedir. Yapı denetçilerin kanun kapsamında gerçekleştirdiği kamusal denetimin yapı denetçi mühendislerin işverenlerce tam zamanlı çalıştırılmamaları, eksik gün sayısında denetimlere zorlanmaları, yapım aşamasında denetimin ve kalitenin olumsuzluğu konusunda bilgi vermektedir. Bu olumsuz durum düzeltilmeli ve kanun kapsamında çalışma ortamı yaratılmalıdır. Yapı ruhsatına tabi yapı süreçlerinde Meslek Odalarının gerek üyesinin, gerekse işin kalitesine yönelik yapacakları mesleki denetimin siyasi otorite tarafından yok sayılması, sahteciliklerin artmasında ve meslek alanlarının rekabet, kalite, toplumsal güvence açısından bozulmalara ve hukuksal problemlere neden olmaktadır. *** Elektromanyetik Alan Kaynakları, Yaşam Alanlarından Uzaklaştırılmalıdır Çevre ve halk sağlığı yönünden kullanılan haberleşme teknolojilerinde, elektromanyetik alanlar konusu önemsenmeli, yerelde ve özellikle büyük kentler bazında elektromanyetik alan kirliliği haritaları oluşturularak, elektromanyetik maruziyetler konusunda tüm yurttaşlar bilgilendirilmeli, mevzuatlar kapsamında, uygun olmayan durumlar düzeltilmelidir. Merkezi planlamadan uzak iletişim sunucularının ayrı ayrı baz istasyonu teşkilleri, halk açısından tedirginliğe ve görüntü kirliliğine neden olmaktadır. Ayrıca halkın tepkisini önlemek amacıyla baz istasyonlarının çeşitli şekilde başka görünümlerle saklanması da doğru değildir. Her baz istasyonuna ait uygun yerde tanımlama etki alanı, onaylanan kuruluş, denetleyen kuruluş bilgilerinin verilmesi halkın bilgilendirilmesi açısından daha doğru olacaktır. Kentlerin önemli sorunlarından biri de, enerji nakil hatları altlarında oluşan yerleşimlerdir. Bu sorunun sadece güvenlik mesafesine bağlı bir sorun olmadığı, enerji nakil hatları altında yaşayan insanların sürekli elektromanyetik alan maruziyetine uğradığı göz önünde bulundurularak, düzgün sağlıklı bir kentsel anlayış için bunların yeraltı sistemleri ile planlanması gerekmektedir. Yerel yönetimlerin ilgili kuruluşlar ile işbirliği içinde bu sorunları çözmeleri önemsenmelidir. Özellikle büyük kentlerde (İstanbul Avrupa ve Anadolu yakasında) yaşam alanları üzerinde enerji nakil hatları geçişleri dikkat çekmektedir. *** Yerel Yönetimler Meslek Odaları ile Ortaklaşa Çalışmalıdırlar Kentlerde oluşan çöp depolama alanlarında enerji üretimleri yerel yönetimlerce dikkate alınmalı, yapılacak fizibilite çalışmaları ile örnekleri bulunan üretim tesisleri artırılmalıdır. Katı atık ayrıştırma ve geri dönüşüm tesisleri önemsenmeli ve ihtiyaca göre gerekli revizeler yapılmalıdır. Yerel yönetimler, toplu ulaşım ve taşımacılıkta önce kendinden başlamak üzere, çevre ve insan sağlığını koruyucu, sürdürülebilir, yenilenebilir enerji kaynakları ve elektrikli araçlar kapsamındaki gelişmeleri takip ederek uygulamalıdır. Yağmur suyu, atık su geri dönüşüm kazanımları dikkate alınmalı, altyapı ve üst yapı tesisleri günün koşulları ve ihtiyaç açığının kapatılmasına yönelik projelerle desteklenmelidir. Bu tesislerin enerji ihtiyaçları yeni teknolojilerden yararlanılarak sürdürülmelidir. Yerel yönetimler meslek odalarının mesleki eğitim, deneyimlerinden yararlanmalı, kamusal alanda işbirliği yöntemlerini geliştirmelidirler.
  4. GÜVENLİ GIDAYA ERİŞİMDE YEREL YÖNETİMLERİN ROLÜ TMMOB Gıda Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Teknolojik gelişmeler ve Neo-Liberal politikaların sonucu değişen toplumsal yapımız ve ekonomik dönüşüm üretim - tüketim süreçlerini de etkilemekte, buna bağlı olarak gıda güvenliği risklerini ve güvenli gıdaya erişim sorununu da beraberinde getirmektedir. Dünya genelinde bir tarafta açlık, diğer tarafta obezite sorunu yaşanırken, gıda kaynaklı hastalıklar ve ölüm vakaları da sıkça karşımıza çıkan önemli sorunlardan olmaya devam etmektedir. Gıda güvenliği ve güvenli gıdaya erişim , kısaca gıda egemenliği sadece bugünün değil gelecekte de Dünya’nın en önemli ve öncelikli konularından olmayı sürdürecektir . Gıda güvenliğini sağlamada ve gıda güvencesi oluşturmada konuyla ilgili diğer paydaşlar gibi yerel yönetimlere de önemli görevler düşmektedir. Gerek ilgili bakanlıklar, gerekse belediyeler halkın güvenli gıdaya erişimini ve gıda güvenliğini sağlamada üzerine düşen görev ve sorumlulukları eksiksiz olarak yerine getirmelidir. Bu çalışmalar yürütülürken ilgili sivil toplum örgütleri ve meslek odalarından görüş alınması ve uygun koşullarda işbirliği yapılması da güvenli gıdaya erişimde son derece önemlidir. Gıda işletmelerine Belediyelerce ‘’işyeri açma ve çalışma ruhsatı’’ verilirken yapı ruhsatı ve iskan izinleri olup olmadığı dikkate alınarak mevzuat hükümleri eksiksiz ve kararlılıkla uygulanmalıdır. İş yeri açma ve çalışma ruhsatı talep eden işletme sahiplerinin temel hijyen kuralları konusunda yeterli bilgi ve donanıma sahip olup olmadıkları araştırılmalı eksik olanların gerekli eğitimi alması sağlanmalıdır. Burada asıl dikkat edilmesi gereken öncelikli konu yerel yönetimlerin gıda güvencesi ve gıda güvenliği konularına bakışı nedir? Belirlenen etik kurallara uyuluyor mu? Yasal mevzuat hükümleri herkese aynı şekilde ve eksiksiz uygulanabiliyor mu.? Öncelikle bu sorulara cevap aramak gerekiyor. Gıda güvenliğini sağlamada öncelikli ve temel konulardan biri işletme ruhsatlandırma aşamasıdır. Gıda üretimi ve satışı yapan işletmelerin ruhsatlandırılmasında gerekli teknik ve hijyenik altyapının oluşturulması mutlaka sağlanmalıdır. Asgari teknik ve hijyenik altyapısı olmayan, zorunlu kriterleri yerine getirmemiş işletmelere ruhsat verildiği, ruhsatı olmayan gıda işletmelerinin ise faaliyetten men edilmedikleri maalesef bilinen gerçeklerdir. Bu ve benzeri konularda belediyelere önemli görevler düşmektedir. Semt pazarları kurulurken ‘halkın güvenli gıdaya erişim olanağı sağlayacak nitelikte gerekli teknik altyapı düzenlemeleri ile gerek pazarcı esnafının gerekse alışveriş yapan halkın sağlıklı koşullarda yararlanabileceği sıhhi altyapının bulunması sağlanmalıdır. Kısaca halka sağlıksız koşullarda gıda satılmasının önüne geçebilmek için gerekli her türlü planlama, uygulama, denetimin, yaptırım döngüsünün eksiksiz ve kararlılıkla hayata geçirilmesi kaçınılmazdır. İlk defa 1995 yılında yürürlüğe giren 560 sayılı kararname, gıda hizmetlerini tek elde toplamak üzere hazırlanmış ve bunda da kısmen etkili olmuştu. Kararname, değişik otoritelerce yürütülen yetkileri, Tarım ve Köyişleri ile Sağlık Bakanlıklarının bünyesinde toplamıştı. İki farklı otoritenin farklı uygulamaları nedeni ile karışıklıklar meydana gelmiş ve gıda hizmetlerinde tüm yetkileri tek elde toplama gerekçesi ile kararname değiştirilerek TBMM’ye sevk edilmiş ancak gıda denetimlerinin, ne olduğu net olarak ifade edilmeyen ‘ ilgili kurum ve kuruluşlarca’ yerine getirileceği hükmü getirilmişti. Kararname bu haliyle kanunlaşarak “ Gıdaların Üretimi, Tüketimi Ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararname’nin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ” olarak yürürlüğe girmişti. Daha sonra yürürlüğe giren 5216 sayılı “ Büyükşehir Belediyesi Kanunu ” ve 5393 sayılı “ Belediye Kanunu ”, belediyelere de gıda maddeleri üreten ve satan işyerlerine yönelik olarak gıda denetimi yapma yetki ve görevi vermişti. Son olarak 13.06.2010 tarihinde yürürlüğe giren 5996 sayılı ‘ Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu’ ile gıda işletmelerinin denetimleri Tarım ve Orman Bakanlığına verilmiştir. Ülkemizde bulunan 650 bin civarında kayıtlı ve onaylı işletmenin denetimleri Tarım ve Orman Bakanlığına bağlı çalışan Gıda Mühendisleri, Kimya Mühendisleri, Ziraat Mühendisleri, ve Veteriner hekimlerin ağırlıkta olduğu denetim personelleri tarafından gerçekleştirilmektedir. Kanun kapsamında oluşturulan denetim ekibinde uzman mühendisler ve veterinerlerden oluşan yaklaşık 6.600 denetim personeli bulunmaktadır. İşletme sayısı dikkate alındığında bu sayının yeterli olmadığı görülmektedir. Meslek disiplinleri arasındaki dağılımına bakıldığında ise konunun birinci derecede muhatabı olan ve gıda konusunda eğitim almış gıda mühendisleri sayısının son derece az olduğu görülmektedir. Buna karşın gerek büyükşehir gerekse il ve ilçe belediyelerinde yeterli sayıda uzman personel bulunmadığı, bulunsa bile uzmanlık alanları dışında çalıştırıldıkları bilinen bir gerçektir. Kısaca yerel yönetimlerin yürürlükteki mevzuat hükümlerini eksiksiz uygulamak bir yana, hijyen denetimlerini dahi yetkin personel olan gıda mühendisleri veya diğer uzman kişiler yerine zabıtalar tarafından gerçekleştirildiği görülmektedir. Belediyelerin aşağıda belirtilen konularda çalışmalar yapmaları, var olan çalışmalarını nitelikli bir yapıya dönüştürmeleri gıda güvenliğinin sağlanmasında ve güvenli gıdaya erişimde önemli katkılar sağlayacaktır ; · Belediyeler sorumluluk alanlarında ihtiyaca göre modern pazar yerleri oluşturmalı, pazar yeri planlaması gıda güvenliği kriterleri dikkate alınarak yapılmalıdır. · Sokaklarda halkın sağlığını tehdit edecek şekilde kontrolsüz gıda satışı yapanlarla etkin mücadele yapılmalıdır. · İşyeri açma ruhsatı verilirken daha titiz davranılmalı güvenli gıda üretimine uygun olmayan alanlarda üretim yapılmasının önüne geçilmelidir. · Gıda güvenliğinin sağlanmasında ilgili bakanlık birimleri, üniversiteler ve meslek odalarıyla işbirliği yapılmalıdır. · Tarım alanlarının korunması ve tarımsal üretimin teşvik edilmesini temel alan imar planları oluşturulmalı, ‘rant için değil, halk için’ uygulamalar yapılmalıdır · İçilebilir su kaynaklarının korunması için kirliliğe yol açan işletmelerin tespit edilerek engellenmesi, kirliliğin önlenmesi için kalıcı tedbirler alınması gerekir. · Şebeke suları içilebilir kalitede olmalı ve hiçbir sağlık riski oluşturmadan halka ulaşması sağlanmalıdır. Halkımız su firmalarının insafına bırakılmamalıdır. · Halkımızı güvenilir gıdaya erişim hakkından yoksun bırakabilecek tehditler oluşturan GDO, NBŞ, Kimyasal kalıntılar, Katkı Maddeleri, Gıda Hileleri v.b. konularda bilgilendirici ve bilinçlendirici eğitimler düzenlenerek Bilinçli Gıda Tüketimi konusunda farkındalık yaratacak eğitimler ve uygulamalar yapılmalıdır. Konuyla ilgili meslek odaları ve üniversitelerle işbirliği yapılmalıdır. · Gıda güveliği ve güvenli gıdaya erişim konularında gerek altyapı çalışmaları ve gerekse gıda tüketimi konularında halkı bilinçlendirecek her türlü çalışmaları (broşür, toplantı, uygulamalı etkinlikler, eğitim çalışmaları v.b.) planlayarak hayata geçirecek gıda konusunda eğitim almış Gıda Mühendisleri ve nitelikli personellerden oluşan birimler mutlaka oluşturulmalıdır. · Demokratik kitle örgütleriyle işbirliği her alanda olduğu gibi halkın güvenli gıdaya ulaşması ve gıda güvenliği konularında da etkin bir biçimde yürütülmelidir.
  5. GELECEĞİN ‘AKILLI’ ŞEHİRLERİNDE KENTLİLERİ NELER BEKLİYOR? Yrd. Doç. Dr. Caner Güney, İTÜ Geomatik Müh. Öğretim Üyesi / TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Kaynakların sınırlı olması, hızlı nüfus artışı, yükselen enerji tüketimi, karbon salınımının artması, iklim değişikliği gibi sorunlar gezegenin geleceği için hiç de iyi sinyaller vermemektedir. İnsanoğlu bu sorunlar yumağı için özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren gelişen teknolojilerle yenilikçilik kavramlarını bir araya getirerek yeni bir sosyoekonomik yapı oluşturmaya başlamıştır. İnsanlığın bu yeni sosyoekonomik yaklaşım temelinde sözü edilen sorunların çözümü için geliştirdiği en önemli yaklaşımlardan biri de ‘Akıllı’ Şehirler olmuştur. Kentlerde yaşama oranı dünya genelinde yaklaşık %50’lerdeyken, Türkiye’de %80’lerin üzerinde olması, tüm dünyada en çok tartışılan konular arasında yer alan, yıllık %20 büyüyen yaklaşık bir trilyon dolar büyüklüğünde bir pazar oluşturan ‘Akıllı’ Şehirler yaklaşımı, 30 büyükşehir, 51 il belediyesi olmak üzere toplam 1365 belediyesi olan Türkiye için de önemli bir gündem haline gelmiştir. ‘Akıllı’ Şehirler denilince insanın aklına net bir ifade veya imge gelmemektedir ya da herkesin zihninde farklı şeyler canlanmakta veya pek çok soru oluşmaktadır. Bu sorulara örnek olarak ‘Akıllı’ Şehir nedir?, bir şehri ne akıllı yapar?, neden kentliler ‘Akıllı’ Şehir olmak istesinler?, ‘Akıllı’ olmayan şehirler ne olacak ya da nasıl isimlendirilecek?, ‘Akıllı’ Şehir olma çalışmasına nereden başlanır? vb. verilebilir. ‘Akıllı’ Şehir nedir sorusu farklı kurum ve kişilerce farklı biçimlerde yanıt bulabilmektedir. Bu çalışma kapsamında ise “kentlilerin mutlu olduğu, adalet sayesinde insanların güven içerisinde yaşadığı, şehirde sunulan hizmetlere tüm kentlilerin ulaşabildiği, katılımcılığı ve girişimciliği teşvik eden, kendi kendine yetebilen, temiz ve estetik bir çevre içerisinde çağdaş bir yaşamın kültürel etkinliklerle bütünleştiği bir şehir” olarak tanımlanmaktadır. Yukarıda tanımlanmaya çalışılan ‘Akıllı’ Şehir kavramı zaten bir kent yaşamında bulunması gereken temel olgulardan bahsetmesine rağmen özellikle ülkemizde neden başarılı örnekleri görülememektedir? Bu sorunun yanıtını üç bileşenin eksikliği oluşturmaktadır. Bunlar ‘akıllı’ insan, finans kaynağı ve açık veri kültürünün yerleşmemiş olması, dolaysıyla yenilik girişim ekonomisinin sınırlı değer üretebilmesidir. ‘Akıllı’ insan kavramı genel olarak kent yaşamını özümsemiş, başkalarının düşüncelerine saygı duyan, çevresini koruyan, kültürel faaliyetlerde bulunan, kent yönetiminin karar verme süreçlerine katkı veren bireylerin oluşturduğu bir toplum yapısı olarak ifade edilebilir. Oysaki ülkemizde henüz tam olarak kentli yaşamına geçmeyi başaramamışken ‘Akıllı’ Şehir olmayı nasıl başarabiliriz? ‘Akıllı’ insan kavramına ilişkin bir diğer konuda ‘Akıllı’ Şehirleri kuracak insan gücünün yetiştirilmesi diğer bir ifade ile bir kapasite oluşturulmasıdır. Yaş ortalaması 29 olan Türkiye’nin yurt dışına kaybettiği beyin göçü her yıl artmakta ve göç edenler arasında eğitimliler ve kentliler çoğunluğu oluşturmaktadır. Yetişmiş beyin gücünü kendi şehirlerinde tutamayan bir ülke nasıl ‘Akıllı’ Şehir kapasitesi oluşturabilir? Bu çalışma kapsamında ‘Akıllı’ Şehir kavramına iki farklı penceren bakılmış, sonrasında ütopik ve distopik yaklaşımlarından çıkarılan derslerle bir ‘Akıllı’ Şehir modeli önerilmeye çalışılmıştır. ‘Akıllı’ Şehirlerin ütopya sürümü Endüstriyel ekonomiden bilgi ekonomisine, bilgi ekonomisinden girişim ekonomisine geçen insanlık kısıtlı kaynaklar altında giderek artan nüfusla şehirlerin geleneksel yönetim tarzı ve güncel olmayan teknolojilerle gereksinimlerini sürdürülebilir şekilde karşılamaktan uzak olduğunu belirleyip ‘Akıllı’ Şehir kavramını geliştirmiştir. Bu kavram veri güdümlü ( data-driven ) bir yönetim modeli üzerine kurulmuştur. Bu bakış açısıyla şehirde bulunan binalar, yollar, şebekeler, araçlar ve diğer nesneler sensörler ve nesnelerin interneti teknolojisi sayesinde tümü birbirine bağlantılı olarak sürekli izlenecek, üretilen veriler arasında ilişkiler büyük veri teknolojisi ile kurulacak, bu ilişkilerdeki insanlığın ilk bakışta göremediği veya gizli kalan örüntüler yapay öğrenme ve yapay zeka teknolojisi ile açığa çıkarılacak, sanal/arttırılmış gerçeklik teknolojileri ile üç boyutlu etkileşimli görselleştirmeler yapılarak şehirdeki problemlerin çözümüne ilişkin alınacak her bir karar veri güdümlü olarak gerçekleştirilecektir. Tüm bunları gerçekleştirebilmek için öncelikle şehrin mekansal tabanlı bilgi modeline gereksinim bulunmaktadır. Bu noktada yerel yönetimlerin Kent Bilgi Sistemleri önem kazanmaktadır. Kent Bilgi Sistemleri yeterli çözünürlükteki veriyi sistem içerisinde bulundurmalı, bunları farklı ayrıntı düzeylerinde iki ve/veya üç boyutlu olarak görselleştirebilmelidir. Yalnız belirtilen düzeyde Kent Bilgi Sistemine sahip olmak bir şehri ‘akıllı’ yapmayacaktır. Çünkü ‘Akıllı’ Şehir karmaşık yapıda bulunan sistemlerin bir sistemidir ( a system of systems ). Şehirde bulunan diğer tüm sistemlerin birbirleri ile iletişim kurabiliyor olması gerekmektedir. Bu da bulut yapısında koşan web servislerini önemli bir konuma getirmekte ve beraberinde belirli standartların üretilmesini gerektirmektedir. Örneğin yolda giden bir aracın trafik sistemleriyle, binalarınaltyapı şebeke sistemleri ile iletişim kurabilir yapıda olması gerekmektedir. Halbuki bugün otonom araçlar farklı bir sistem, ‘akıllı’ evler farklı bir sistem, şebekeler farklı sistemler kullanmaktadır. Bu durumda ‘Akıllı’ Şehirler uygulamaları genellikle dikey olarak yükselmekte, ancak yatayda sistemler arasında ilişkiler kurulamamaktadır. Bunun için ‘Akıllı’ Şehirler yalnız ileri teknolojinin kullanıldığı uygulamalar yaratarak oluşturulamaz, resmin bütününü gören bir bakış açısına ve buna bağlı stratejilere gereksinim bulunmaktadır. ‘Akıllı’ Şehirlerin distopya sürümü Çin Halk Cumhuriyeti yurttaşlarını dijital sistemler üzerinden izleyerek yurttaşlarının sosyal güven puanlarını oluşturan bir sistem ( social credit system ) geliştirmiştir. İlk olarak 2014 yılında duyurulan ve halihazırda kullanılan sistemin tüm ülkeyi kapsayacak şekilde uygulanması 2020 yılına kadar tamamlanacaktır. Bu sistem ile yurttaşlar eğer bir şeyi yanlış yaparsa aşağılayıcı ve küçük düşürücü şekilde cezalandırılmakta ya da tam tersi iyi şeyler yaptığında ödüllendirilmektedir. Aslında benzer uygulama bankacılık sektöründe bireylerin finansal kredi puanları olarak tüm dünyada uygulanmaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti şu an bu sistemi merkezi devlet ve yerel yönetimler olarak uygulamaktadır. Bir sonraki adımda özel sektörde sisteme dahil olup yurttaşların sosyal güven puanlarına göre yurttaşlara karşı bir iş modeli geliştirecektir. Sözü edilen sistemin ihlallerine örnek olarak sigara içilmeyen alanda sigara içilmesi, web ortamında sahte haber paylaşımı, çok fazla video oyunu satın alınması gösterilebilir. Karalisteye giren yurttaşların cezalandırılmalarına örnek olarak uçak veya tren bileti satın alamaması gibi yurttaşların seyahat özgürlüklerine getirilen kısıtlamalar, internet bağlantı hızlarının düşürülmesi, öğrenci velilerinin sosyal güven puanının kötü olması nedeni ile öğrencilerin üniversiteye kayıt yaptıramaması, askerlik görevini yapmak istemeyenlerin bazı tatil olanaklarından yararlanamaması ve otellere rezervasyon yaptıramaması vb. gösterilebilir. Sosyal güven puanları yüksek olan yurttaşlar ise yurtdışı seyahat işlerinin hızlandırılması, otellere depozito ödemeden rezervasyon yaptırabilmesi gibi olanaklardan yararlanmaktadır. İngiltere’de de Çin’inki kadar kapsamlı olmasa da benzer bir anlayışa dayalı bir sistem kullanılmaktadır. Almanya’nın da benzer bir sistem üzerinde çalıştığı bilinmektedir. Yukarıda ifade edilen Çin’in sosyal güven puanı sistemi kamera izleme sistemleri üzerinden yüz tanıma, büyük veri, yapay zeka gibi ‘Akıllı’ Şehir kapsamında yararlanılması önerilen birçok ileri teknoloji etkin olarak kullanmaktadır. Yurttaşların attığı her adımı teknoloji sayesinde izleyecek ve bunları puanlayıp listeler oluşturacak olan devletlerin sayısının giderek artması ve bu yaklaşımın hükümetler tarafından kabul görüyor olması dijital diktatörlük kavramını ortaya çıkarmakta ve insanları belirli kalıplarda tutmaya çalışma gayretini göstermektedir. Dijital diktatörlük anlayışıyla da yeni bir sosyoekonomik sisteme geçilmek istenmektedir. Bu tür bir yaşamın benzerine “ Black Mirror ” dizisinin “ Nosedive ” bölümünde rastlamak mümkündür. Belediye başkan adaylarından şehir kurma oyunu oynama koşulu aranabilir Endüstri 4.0 rüzgarı ile öne çıkan konulardan biri de “dijital ikiz ( digital twin )” teknolojisidir. Bir nesnenin ( thing ) dijital ikizi, o nesnenin gerçek fiziksel dünyadaki davranışlarını sergileyen sanal bir kopyasıdır. Bu teknoloji sayesinde ürün geliştirme ve üretim operasyonlarında karar alma sürecinin tüm unsurları ayrıntılı bir şekilde dijital ortamda göz önünde bulundurulabilmektedir.‘Akıllı Şehir’ yaklaşımında ‘Akıllı’ Şehir kapsamında uygulanması düşünülen projeler fiziksel olarak uygulanmadan sanal ortamda benzetimleri dijital ikiz olarak gerçekleştirilebilir. Gerçekliği sunan benzetim ortamında uygulanılması düşünülen projelerde eksiklikler ve/veya yanlışlıklar görülerek revize edilmiş biçimi ile uygulanıp uygulanmayacağına sanal ortamda karar verilebilir. Böylece yoğun emek ve yüksek maliyet gerektiren ‘Akıllı’ Şehir kapsamındaki birçok projeden gerçekten yapılması anlamlı olanlar uygulamaya geçirebilir. Yerel yönetimlerin karar vericileri örneğin İstanbul’da sıklıkla yaşanılan gürültü, kalabalık, trafik, hava kirliliği vb. sorunları çözmesi için geliştirilen projeleri öncelikle benzetim ortamında sınar ve başarılı olursa uygulamaya geçirebilir. Sanal ortamdaki böyle bir simülasyon ortamı oluşturabilmesi için oyun motorlarının kullanılması ve gerçekliğin oyun motorlarına taşınabilmesi için de Kent Bilgi Sistemlerinde geliştirilmiş olan mekansal modellerin tüm verileriyle birlikte oyun motoru ortamına getirilmesi gerekmektedir. Sözü edilen benzetim ortamının gerçek verilere dayanmayan şekli video oyunlarında görülmekte ve değişik yaştan insanlar bu tür oyunları oynamaktadır. Bu tür oyunlarda şehri kuran oyuncular kendilerini şehri yöneten kişi olarak görmekte ve şehri kendi planlama anlayışlarını göre geliştirmektedirler. Oyuncunun puanı halkın yaşam kalitesiyle ilişkilidir. Bu tür oyunların bir sonu bulunmamakta ve yapılabilecekler oyuncunun hayal gücü ile sınırlıdır. Bu tür oyunlara örnek olarak herkesin bildiği 1990’lı yıllardan itibaren oynanan “ SimCit y” ve onun geliştirilmiş hali olan “ Cities: SkyLine ” örnek olarak gösterilebilir. Nasıl bir ‘Akıllı’ Şehir yaklaşımıyla kentleşeceğimize karar vermemiz gerekmekte Türkiye’de geleceğin yaşanabilir ve sürdürülebilir şehirlerinin nasıl bir anlayışla oluşturulacağına tüm paydaşların birlikte tartışarak karar vermesi gerekmektedir. Katılımcılığın temel alındığı bir anlayışla geleceğin şehirlerine yönelik bir çerçeve strateji belirlenmeli ve bu stratejideki hedeflerin gerçekleştirilmesi için de bir yol haritasının oluşturulması gerekmektedir. Stratejinin yalnız şehrin yönetiminde bulunan karar vericiler ve/veya merkezi hükümet tarafından belirlenmesi yerine tüm paydaşların katılımıyla ve paydaşların görüşleri dikkate alınarak şeffaf bir şekilde hazırlanacak olması dijital diktatörlüğün oluşmamasının sigortası olacaktır. Bu tür bir sosyal modeli olan bir anlayışla geliştirilecek olan ‘Akıllı’ Şehir stratejisi kentlerin demokratikleşmesine katkı verecek, özgür ve mutlu bir kent yaşamının oluşmasını sağlayacaktır. ‘Akıllı’ Şehirler yalnız bir kalkınma aracı olarak görülmemeli, şehrin sorunlarını çözüme kavuşturacak projelerin geliştirildiği ve kent halkının bu projelerden ne kadar memnun olduğunun ölçülerek toplumun beklentilerin ortaya çıkarılmalıdır. Bu beklentilere göre yeni projelere yön vermek gerekmektedir. Ekonomik açıdan da ‘Akıllı’ Şehir kapsamında uygulanan projelerle giderlerin ne kadar düşürüldüğü, projelerin gayrisafi yurt içi hasılaya olan etkisi belirlenmeli, yeni iş olanakları ve yatırımlar yaratıp yaratmadığı irdelenmeli, ekonomik faydalar somut olarak ortaya konulabilmelidir. Yarının kentlerinde ‘Akıllı’ Şehir tasarımcısı, ‘Akıllı’ Şehir mühendisi, ‘Akıllı’ Şehir yöneticisi gibi yeni mesleklere gereksinim olabilir. Bu gereksinimlere üniversiteler şimdiden hazırlık yapmalı ve disiplinler üstü olan ‘Akıllı’ Şehir konusunda enstitülüler kurup ve farklı programlar açarak ‘Akıllı’ Şehirler konusunda yetişmiş insan gücü kapasitesini oluşturmaya başlamalıdır. Benzer şekilde belediyelerde idari yapılanmalarını gözden geçirmeli ve gerekli düzenlemeleri yapmaları gerekmektedir. Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde olduğu gibi ‘Akıllı’ Şehir Müdürlüğü’nü Bilgi İşlem Daire Başkanlığı altında konumlandırmak yerine ayrı bir daire başkanlığı olarak yapılandırılması daha uygun olacaktır. Ayrıca İstanbul Büyükşehir Belediyesi altında kurulması önerilen ‘Akıllı’ Şehir Daire Başkanlığı İstanbul’da bulunan 39 ilçe belediyesinde kurulacak ‘Akıllı’ Şehir Müdürlükleri ile iletişim ve koordinasyon halinde çalışması gerekmektedir. Teknolojinin, iş modellerinin, kavramların, yaklaşımların çok hızlı değiştiği ve dönüştüğü 21. yüzyılda ‘Akıllı’ Şehir kavramına ve uygulamalarına nasıl bir politika geliştirileceği ve bu politikaların kimler tarafından geliştirileceği önemli bir konudur. ‘Akıllı’ Şehirler kavramının yeni fırsatlar ortaya çıkardığı ve bir paradigma değişimi yarattığı açıktır. Bu paradigma değişimi bazı çevreler tarafından yalnız ekonomik büyüme şeklinde algılanıp buna göre politikalar geliştirilebilir. Bazı çevrelerde ‘Akıllı’ Şehirler kavramının ortaya çıkardığı yeni koşullara uyum sağlarken kendine özgü değerleri de korumaya çalışır ve bunu ekolojik yapıyı koruma, ekonomik gelişmeyi sürdürme ve toplumsal bütünleşmeyi sağlama fırsatı olarak kullanabilir. Yarının kentlerinde ‘Akıllı’ Şehirleri dijital diktatörlük olarak mı yoksa bugünün şehirlerinden çok daha demokratik yapıda mı göreceğiz?
  6. YEREL YÖNETİM VE HARİTACILIĞIN ÖNEMİ TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi 1. Giriş Yerel yönetimlerce yürütülen çalışmaların tarihsel süreci incelendiğinde, Harita ve Kadastro Mühendisliği mesleğinin önemli bir rol üstlendiği görülmektedir. Bu görevlerin, gelişen teknoloji ve toplumsal talepler doğrultusunda her geçen gün daha da öneminin arttığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yaşadığımız ülke, kent ve belde ölçeğinde haritacılık her dönemde toprakla ilgili tüm yatırımların başında ve hemen başvurulan bir uzmanlık alanı olarak değerlendirilmelidir. İnsan, çevre, doğa ve kalkınma bütünlüğü içinde bir planlama ve uygulama anlayışına göre kentlerimizin gelişmesini sağlayan ve kentlinin yaşam kalitesini artırıcı, insan odaklı çalışmaların bir parçası olmak diğer meslek grupları gibi mesleğimizin de temel hedefi olmuştur. Ülkemizde hizmet sektörünün, özellikle toprağa yönelik yatırımlarında en önemli ve devingen alanlarından birisi harita sektörüdür. "Harita" yeryüzünün ve onun yakın çevresinin coğrafi özelliklerini; "Kadastro" ise, toprak-insan ilişkilerini modellendiren bir bilgi sistemidir. Birbirinden ayrılmaz nitelikteki bu sistem, bir arada, toprağa bağlı tüm yatırım ve mühendislik hizmetlerinin altyapısını oluşturan temel bir etkinliktir. Ancak yerel yönetimlerin yapılanmasına ilişkin çıkarılan yasa ve yönetmelikler ile uygulamalarında ne yazık ki, mesleğimizin kurumsal bir kimlik ile kendisini ifade etmesi hep beklentilerimizin altında kalmıştır. TMMOB ve bileşeni odalar, bu hedeflerin gerçekleşmesi için, dün olduğu gibi bugün de, çağdaş ve yaşanabilir kentler için sorumluluk almayı sürdüreceklerdir. Bu konuda başta üniversiteler olmak üzere sektörümüzün tüm kurum ve kuruluşlarına da büyük görevler düşmektedir. 2. Yerel Yönetim Nedir? Yerel yönetim, ulusal sınırlar içerisindeki değişik büyüklüklerdeki topluluklarda yaşayan insanların, ortak ve yerel nitelikteki gereksinimlerini karşılamak amacıyla kurulan ve hukuk düzeni içerisinde oluşturulmuş olan anayasal kuruluşlardır. Kent, belde, semt, mahalle gibi yerleşim merkezlerinin belli bir hiyerarşi içinde hukuki ve sosyal yönetimini sağlayan yerel yönetimlerin temel görevleri özetle şöyle sıralanabilir: · İmar ve iskân işlerini düzenlemek · Planlama faaliyetlerini yürütmek · Altyapı ve üstyapı faaliyetlerini gerçekleştirmek · Nüfus kayıt ve sosyal sigorta işlerini düzenlemek · Ekonomik gelir ve gider düzenlemesi yapmak · Okul, hastane, adliye, kaymakamlık gibi yerel hizmet binalarını inşa etmek · Yol, çevre bakım, onarım, yapım ve temizlik faaliyetleri düzenlemek · Sosyal ve insani gereksinmeleri karşılamak · Bilişim ve teknolojik gereksinmeleri karşılamak ve düzenlemek 3. Yerel Yönetimlerde Harita Ve Kadastro Mühendisliği (Harita/Geomatik/Jeodezi Ve Fotogrametri / Harita Ve Kadastro Mühendisliği) Hizmetleri Harita ve Kadastro Mühendislik Alanları; Temel Mühendislik Hizmetleri, Mühendislik Ölçmeleri, Jeodezi, Jeoinformasyon, Arazi Yönetimi, Fotogrametri ve Uzaktan Algılama, Kartoğrafya vb.dir. Harita mühendisliği, konum ya da mekânsal bilgiyi üreten bir meslek disiplini olması nedeniyle birçok farklı mühendislik, mimarlık ve planlama meslek disiplininin yürüttüğü faaliyet alanlarına da altlık üreten, onlarla işbirliği ve eşgüdüm içerisinde çalışan bir meslektir. Kentsel gelişiminin öngörülen projeksiyonlara göre yönlendirilmesi, planlama ve teknik altyapı çalışmaları, düzenli ve planlı arsa üretilmesi, kentsel toprakların mülkiyetine ve değişik amaçlı teknik bilgilerine ilişkin çeşitli istatistikî dökümlerin yapılması, taşınmaz değerlemeleri ve buna dayanarak oluşan sorunların çözülmesi, imar planlarına göre parsel bazlı, yatay ve düşey aplikasyonların yapılması, ancak güvenilir, doğru ve güncel üretilen harita ve harita bilgilerine bağlıdır. Yine çağdaş ve yaşanabilir sağlıklı kentler için yapılan harita çalışmaları, belediyeler açısından vazgeçilmez temel bir ihtiyaçtır. Belediyenin işlevleri ve gereksinmeleri açısından konuya yaklaşıldığında harita ve kadastro mühendisliği disiplini şu faaliyetlerde görev ve sorumluluk üstlenmektedir: · Kent ölçeğinde haritaların yapılması ve imar planlarının uygulanması · Kent bilgi sisteminin oluşturulması · Teknik altyapı çalışmalarının konuma dayandırılarak yapılması · Belediye taşınmazlarının doğru envanterinin dökümü ve yönetimi · Uygulama ve toprak kazanma amaçlı yapılan kamulaştırma çalışması · Ulaşım ağının planlanması · Tarihi eserlerin, koruma amaçlı haritalanması ve fotogrametrik/klasik yöntemle restorasyonu · Toprak, kentsel tasarım, kıyı düzenlemesi ve su altıyla ilgili projeleme işleri · Emlak vergisinin doğru belirlenmesi · Kaçak yapılaşmanın önlenmesi · Parsel bazlı yapılan imar planı uygulamalarında; yapı yeri uygulama ve kot krokisinden oluşan aplikasyon proje kontrolünün yapılması · Kentsel dönüşüm uygulamalarında mülkiyete ilişkin çalışmaların yapılması · Taşınmazların kiralanması, alınıp-satımına ilişkin değerleme yapılması ile birlikte değer haritalarının üretilmesi · Adres ve numaralamaya ilişkin numarataj çalışmalarının yürütülmesi ve konuma dayalı veriye dönüştürülmesi · İşgaliyelerin doğru belirlenmesi · Mezarlık ve mezar yerlerine ilişkin harita işlemlerinin yapılması Dünyamız üzerindeki her türlü yer ve konum temelli bilgilerin yönetilmesinde "harita" bugüne kadar önemli bir bilgi kaynağı olmuştur. Haritalar, çağlar boyunca insan ve mekân arasındaki iletişim bağını kuran bir araç olarak yer gösterimi yanında, her türlü ve her ölçekte planlama, mülkiyet, tarım, altyapı, risk yönetimi, turizm, sağlık, güvenlik gibi birçok mesleki alanda etkin bir araç olarak kullanılmıştır. Bu önem sürekli bir şekilde artarak sürmüş ve bilişim dünyasındaki baş döndürücü teknolojik gelişmelerle bütünleşerek, "Coğrafi Bilgi Sistemleri" olgusu olarak karşımıza çıkmıştır. Artık günümüzde nesnelerin sayısal bir model ile ilişkilendirilerek sorgulandığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu nedenle, toprak politikası bazındaki yaklaşımlarla uygulama bazındaki işlerde Harita ve Kadastro Mühendislik Disiplini, kendisini meslek yapan bu özelliklerinden dolayı daha da işlevsel duruma gelerek önemini artırmaktadır. Akıllı kentlerin oluşturulması için sayısal verilerin toplanması ve mekansal bilgilerin kullanıma sunulması gelecekteki yerel yönetim açısından önemlidir. 4. Yerel Yönetimlerde Harita Mühendisliği Kurumsal Yapısı Günümüzde belediyelerle ilgili, 5393 sayılı Belediye Yasası ve 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Yasası birlikte değerlendirildiğinde, belediyelerde mesleğimizi de ilgilendiren kurumsal yapıyı düzenleyen maddeler şunlardır: 5216 Sayılı Yasaya Göre Büyükşehir Belediyesi Teşkilâtı Madde 21- Personel İstihdamı Madde 22- 5393 Sayılı Yasaya Göre Belediye Teşkilâtı Madde 48- Norm Kadro ve Personel İstihdamı Madde 49- Büyükşehir belediyeleri dışındaki il, ilçe ve belde belediyeleri; 5393 sayılı Belediye Yasası’nın 48. maddesi çerçevesinde, standartları İçişleri Bakanlığı ve Devlet Personel Başkanlığı tarafından nüfus temel alınarak belirlenen sayıda müdürlük kurabilmektedir. Yapılan araştırmalarımızda mesleğimize ilişkin faaliyetlerin neredeyse tamamına yakın kısmının ağırlıklı olarak İmar ve Şehircilik Müdürlükleri altında yürütüldüğü, ancak çok az sayıda da olsa bu çalışmaların Emlak ve İstimlâk Müdürlükleri altında da yürütüldüğü saptanmıştır. 5216 ve 5393 sayılı yasa birlikte değerlendirildiğinde, Harita ve Kadastro Mühendisliği hizmetlerinin, büyükşehir belediyelerinde Daire Başkanlığı düzeyinde kurumsal bir kimlik kazandırılarak yürütülmesine yönelik yasal bir engel bulunmamaktadır. Ülkemiz belediyelerinin yönetsel yapıları ve gereksinmeleri incelendiğinde, harita mühendislik hizmetlerinin; 1. Harita Müdürlüğü, 2. Emlak ve Kamulaştırma Müdürlüğü gibi iki ayrı birim altında yürütüldüğü; bu faaliyetlerin aynı birimde toplanması kadar imar, planlama, fen işleri gibi müdürlüklere bağlı şeflikler şeklinde de örgütlendikleri; Büyükşehir belediyelerinde ise, · Harita, · Emlak, · Kamulaştırma, · Mesken ve gecekondu, gibi dört ayrı müdürlük altında yürütülen hizmetlerin dışında harita mühendislerinin ayrıca fen işleri, planlama, ulaşım, imar gibi pek çok birimde çalıştıkları görülmektedir. Günümüzde belediyelerde meslektaşlarımız tarafından yerine getirilen hizmetlerin tanımlandığı bir hukuksal düzenleme yoktur. Bu da tüm belediyelerde hizmetler konusunda standartların oluşmamasına neden olmaktadır. Bugünkü gelişmeler açısından bakıldığında: · Belediye sınırları (büyükşehir, il, ilçe, belde) ile diğer idari sınırların (bölge, il, ilçe, köy ve mahalle) belirlenmesi · Harita hizmetleri (halihazır, kent, tematik) · Arazi ve arsa düzenlemeleri · Adres bilgi sistemi (numarataj) · Emlak vergisi, harca esas cadde/sokak birim değerlerinin belirlenmesi, bina tespitleri ve güncelleme · Kamulaştırma planları ve kadastro müdürlüğü tarafından onanması, tapu sicilinde tescil, taşınmaz değerleme · Taşınmazların satışı, kiralanması, ecrimisil, tahsis, irtifak hakkı tesisi, hizmet binası-konut-lojman yapımı, kat karşılığı inşaat · Yol projelendirme (kent içi yollar, raylı sistemler, metro) · Teknik altyapılar (su, kanalizasyon, doğalgaz) · Teknik Uygulama Sorumluluğu hizmetleri (bina aplikasyonu, kot-kesit, kontur-gabari) · Islah çalışmaları (dere, bataklık, göl-gölet) · Kent bilgi sistemleri kurulumu · Planlama süreçlerine katılım · Arşiv Gibi hizmetlerin meslektaşlarımız tarafından yerine getirilmesi için uğraş verilmelidir. 5. Yerel Yönetimlerde Harita Ve Kadastro Mühendisliği Kurumsal Yapısı İçin Önermeler Özellikle büyükşehir belediyeleri bünyesinde harita ve kadastro mühendislik hizmetlerinin planlı ve sağlıklı yürütülebilmesi için Harita Dairesi Başkanlığının kurulması öncelikli beklentilerimiz arasındadır. Bu nedenle büyükşehir belediyelerinde farklı daire başkanlıkları altında bulunan Coğrafi Bilgi Sistemleri Şube Müdürlüğü, Harita Şube Müdürlüğü ile Adres ve Numaralama Şube Müdürlüğü, meslek disiplinimize uygun isimlerde aşağıda ki organizasyon şemasında olduğu gibi; · Harita/Harita ve CBS Dairesi Başkanlığı çatısı altında · Coğrafi Bilgi Sistemleri Şube Müdürlüğü, · Adres ve Numaralama Şube Müdürlüğü, · İmar Planı Uygulama Şube Müdürlüğü, · Harita/Halihazır Harita ve Aplikasyon Şube Müdürlüğü adlarıyla kurumsal bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bütün büyükşehir belediyelerinin, 6360 sayılı yasa sonrası bütünşehir olması nedeniyle bu belediyelerin taşınmaz yükünün artması ve bunlarla ilgili yapılacak kira, tahsis, devir, değerleme gibi işlemlerin yanında taşınmaz envanterinin daha sağlıklı tutulması ve bunlar üzerinden yürütülecek işlemlerin daha iyi yürütülebilmesi için Harita Emlak ve Kamulaştırma Dairesi adı altında veya benzer bir isimde kurularak yürütülmesi belediye hizmetlerine büyük katkı sağlayacaktır. Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüklerinde ; Büyükşehirlerin yetki alanının il bütünü olması dikkate alındığında, · İçme suyu sağlanması ve dağıtımı, kanalizasyon hatlarının oluşturulması, yağmur sularının tahliyesi, arıtma tesislerini kurulması ve işletilmesi ile dere ıslahı ve benzer çalışmalar kapsamında yapılan harita üretimi, mülkiyet, kamulaştırma çalışmaları ile mülkiyete ilişkin envanterin oluşturulması, · Altyapıya ilişkin projelerin, “hazırlık aşamasında” ve “uygulama aşamasında” gerçekleştirilen projenin sayısal işletme planlarının hazırlanması aşamasında (röleve, as-built), · Üretilen harita ve harita bilgilerinin coğrafi alt yapı bilgi sistemine entegre edilmesi için; · Coğrafi Bilgi Sistemleri, · Emlak ve Kamulaştırma, · Harita ve Yer Altı Tesisleri Şube müdürlüklerinin bağlı olduğu Emlak ve İstimlâk/Kamulaştırma Dairesi Başkanlığı kurulmalıdır. İşlevi, bilimsel ve teknolojik ilerlemeler, teknik personel olarak Harita ve Kadastro Mühendisi sayılarının arttığı dikkate alındığında öncelikle il , büyükşehir belediyesi yetki alanında kalan ilçe belediyelerinde; · Harita, Emlak ve Kamulaştırma Müdürlüğü adıyla bir müdürlüğün kurulmasının zorunlu olduğu düşüncesindeyiz. Konuya ilişkin inceleme ve araştırmalar sonucu ilgili yasal dayanaklar çerçevesinde örnek bir Harita Müdürlüğü ve Emlak Kamulaştırma Müdürlüğü modeli oluşturulmalıdır. 6. Sonuç Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası (HKMO) 7303 Sayılı Yasa, 66 ve 85 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerle değişik 6235 sayılı yasayla 1954 yılında kurulmuştur. HKMO tüzel kişiliğe sahip, Anayasanın 135. Maddesinde belirtilen kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşudur. TMMOB Yasasının 2. maddesinin (c) fıkrasında kuruluş amaçlarından biri olarak "meslek ve menfaatleriyle ilgili işlerde resmi makamlardan işbirliği yaparak gerekli yardımlarda ve tekliflerde bulunmak, meslekle ilgili bütün mevzuat, normları fenni şartnameleri incelemek ve bunlar hakkında görüş ve düşünceleri ilgililere bildirmektir" hükmü yer almaktadır. Bu konu, Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası Tüzüğünün 4/b maddesinde de korunmaktadır. TMMOB Yasası ve Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası Tüzüğü, yerel yönetimler - meslek odası işbirliğinin dayanağı ve güvencesidir, bunun için tarafları bağlayıcı yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Odamız bu saptamadan yola çıkarak yerel yönetimler ile TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası arasında karşılıklı yarar, ortak sorumluluğa dayalı ilişkilerin düzenlenmesi ve ortak çalışmanın temellerinin atılması gerektiğine inanmaktadır. Yerel yönetimler ve yöneticiler yukarıda kısaca vurguladığımız uzmanlık konularında TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası ile işbirliği yapması en temel beklentimizdir.
  7. “KENDİ DÜŞEN KÖYLER, KENTLER AĞLAMAZ” Nusret SUNA, TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şube YK Başkanı Can Yücel bir şiirinde “Kendi düşen köyler, kentler ağlamaz” der. Şaire hangi saik yazdırmıştır bu dizeyi? Eleştiri mi, serzeniş mi, kızgınlık mı, özeleştiri mi? Hikmetinden sual olunmaz ama şairin bir gerçeğe işaret ettiğine de kuşku yoktur. Bu gerçeği görünür kılmak, yerel seçim arifesinde “nasıl bir kent” sorusuna yanıt olabilir. Evet, nasıl bir kentte yaşamak istiyoruz? Kentlerimizin nasıl ve ne şekilde yönetilmesini talep ediyoruz? Aslında sorular kentle, kent yönetimiyle değil, doğrudan hayatımızla alakalıdır. Evet, nasıl bir hayatımız olmasını istiyoruz? Soru sıcak ve sahicidir; yanıtı ise yerel yönetim yaklaşımının ilkesel durumunu özetleyecek, yerel siyasetin düsturunu oluşturacaktır. Her şeyden önce tespit etmeliyiz ki, yerel yönetim seçimleri, yerel yöneticileri belirlemekle sınırlı değildir. Yerel iktidarla merkezi iktidar arasında doğrudan bir ilişkiden söz edilebilir. Çünkü yerel seçimler, merkezi iktidara talip siyasal anlayışların yerel bazda test edilmesine olanak sağlamakla gerçek anlamına kavuşmaktadır. Unutulmamalıdır ki, 2002’den bu yana merkezi iktidarda bulunan siyasal anlayış, 1994 yerel seçimleriyle birkaç metropol kentte başlayan süreci iyi değerlendirmiş ve kendini merkezi iktidara taşıyan kapıyı aralamıştır. Bu nedenle yerel iktidarı değerlendirirken, iktidara talip olanların ideolojik-politik yaklaşımını baz almak ve “Nasıl bir kent” sorusuna “vaatler manzumesinin” gözlerimizi kamaştırmasına izin vermemekle tartışmaya başlayabiliriz. Bugün merkezi iktidar ve yerel yönetimlerin ağırlıklı kısmı, neoliberal ekonomik-politik-sosyolojik politikaların egemenliğindedir. Ve bu tespitin belirli bir parti ile sınırlı olmadığı, bir anlayışı işaret ettiği vurgulanmalıdır. Neoliberalizmin ayırt edici özelliği, yurttaşlık kavramının yok sayılması, yerine müşteri kavramının getirilmesidir ki, bu farklılaşmanın uzun zamandır toplumsal yaşamı belirlediği görülmelidir. Merkezi yönetiminden yerel yönetime, barınmadan eğitime, sağlıktan ulaşıma kadar hemen bütün kamusal alanlarda yurttaşlık kavramının içinin boşaltıldığı ve bu kavramı dayanaklı kılan haklar manzumesinin yok sayıldığı sır değildir. Sistem, parası olanın hak kullanma özgürlüğünü elde edebildiği, olmayanın ise yoksunluk ve yoksulluk girdabında bulunduğu bir işleyişe oturtulmuştur. Denebilir ki, neoliberalizm, yurttaşlık statüsünü yok etmiş, yurttaşların kamu hizmetleriyle en sıcak ilişki kurduğu yerel kamu hizmetlerini piyasa koşullarına açmış, kentleri adeta neoliberalizmin av alanı olarak düzenlemiştir. Örneğin bu düzenlemenin önemli ayağını, kentsel dönüşüm projeleri oluşturmaktadır. Ülkemize özgünmüş gibi algılatılan kentsel dönüşüm projelerinin daha kurumsal ve daha dikkat çeken uygulamaları Latin Amerika ülkelerinde görülmektedir. Kentsel dönüşüm projeleri asıl olarak kentleri ulusal ve uluslararası sermayenin ihtiyacına göre düzenlemek, yoksun ve yoksul “yurttaşları” merkez dışına çıkarmak, kentsel değerleri, kentlilerin ortak kullanımı olmaktan çıkartarak ranta dönüştürmek amacındadır ki, başta İstanbul olmak üzere pek çok metropol kentte bu yönde değişim gözlemlenmektedir. “Dünya şehri”, “küresel şehir”, “marka şehir” gibi kavramlar gündemimize girmiş, hayatımız adeta rezidanslarla, konut projeleriyle, AVM’lerle kuşatılmış, küreselleşen sermaye finans, telekomünikasyon, reklam ve pazarlama, konut şirketleri üzerinden kent merkezlerini ele geçirmiştir. “Kimindir bu sokaklar, alanlar, kentler” Emperyalist-kapitalist sistemin odak noktasında yer alan neoliberal politikalar, yerel bazlı kamu hizmetleri başta olmak üzere, temel hakları budayarak uygulamaktadır. Ki bu çerçevede kentliler müşteri olarak görülmekte, belediyeler ise adeta ticarethane gibi işletilmektedir. İstanbul gibi deprem tehlikesi altında bulunan bir kentte, mevcut yapı stokunun iyileştirilmesi, yapıların deprem güvenliğinin sağlanması en acil ve temel ihtiyaçken, örneğin kentsel dönüşüm projelerinin rant değeri yüksek bölgelerden başlamasını tesadüfle açıklamak mümkün değildir. Aynı şekilde, İstanbul’un çözülmesi gereken acil sorunları bulunuyorken, Kanal İstanbul gibi rant yaratmaya odaklı projelerle ilgili ısrar, öngörü yoksunu yöneticilerin işgüzarlığı masumiyetinde açıklamak aynı şekilde mümkün değildir. Kanal İstanbul Projesi kâra doymayan ulusal/uluslararası sermayenin dayatmasından ibarettir. Varlığını neoliberal rüzgârlara borçlu olan bir iktidarın merkezi ve yerel bazdaki tasarruflarını bu pencereden görmek ve değerlendirmek durumundayız. Eğer bu bakış açısına sahip olamazsak, ne iş cinayetleri halini alan iş kazalarını ne sözde itibar için gerçekleştirilen projeleri ne de fantastik yatırımlar için yeşil alanların, su havzalarının yok edilmesini anlayabilir ve itirazımızı dayanaklı kılabiliriz. Deprem toplanma alanlarına AVM yapılmasının, ulaşım güzergâhlarının yok edilmesinin, dere yataklarının yapılaşmaya açılmasının nedenlerini başka türlü anlamlandıramayız. Şair Mimar Cengiz Bektaş bir şiirinde, “Kimindir bu sokaklar, alanlar, kentler” diye sormuştu. 2019 Yerel seçimde bizler de bu soruyu sormak ve yanıtını vermek durumundayız. Bu sokaklar, bu alanlar, bu kentler bizimdir. 2019 yerel seçiminin kritik sorusu budur ve bu soruyu soracak ve yanıtını verecek yurttaşların çoğalması asli hedeftir. Açıkçası “nasıl bir kentte yaşamak istiyorsunuz” sorununun yanıtı da bu noktada gizlidir. Sokağına, alanına, kentine sahip çıkan yurttaşlar topluluğu yaratmak, işin doğrusu, seçim sonuçlarını teferruat haline getirecek, kenti kentlilerin ihtiyaçlarına göre düzenlemenin huzuru ve rahatlığı seçim sonuçlarını önemsiz kılacaktır. Ülkemiz ekonomik krizin, gericiliğin, hukuk dışı uygulamaların, yok edilen yargı bağımsızlığının, etkisizleştirilen parlamenter sistemin, küme düşen eğitim sisteminin, sporda, bilimde, fende, mühendislikteki tarihi başarısızlıkların ağırlaştırdığı ortamda seçime gidiyor. Her geçen gün yaşanabilir olmaktan uzaklaşan bir kent olarak İstanbul, depreme maruz kalmadan çöken binaları, yıkılan istinat duvarları, göçen yolları, deprem güvenliği olmayan yapı stoku, imar affıyla mevcudiyetini güvence altına alan kaçak yapıları, betona teslim edilen ve ortalama yağmurda bile su taşkınlarına teslim olan sokakları, alanları ile seçime hazırlanıyor. Açık ki bu tablo ne seçimle değiştirilebilir, ne gerçekler algıların yerine geçebilir, ne içinde bulunduğumuz kısır döngü aşılabilir, ne de olanlarla olması gerekenler arasındaki derin uçurumu kapatabiliriz. Ya bir başka hayatın, bir başka kentin yaratılması için mesleki-politik hattımıza sadık kalarak mücadelemizi sürdüreceğiz ya da “kendi düşen köyler, kentler ağlamaz” ifadesinde saklı olan hüznü yaşamaya devam edeceğiz.
  8. MODERN KENTLEŞMEDE JEOLOJI MÜHENDISLIĞI HIZMETLERININ ÖNEMI VE YEREL YÖNETIMLER TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Özet Yerel yönetimler, karar organları yerel toplulukça seçilerek göreve getirilen, yasalarla belirlenmiş görev ve yetkilere haiz, özel gelirlere, bütçeye ve personele sahip, üstlendiği hizmetler için kendi örgütsel yapısını kurabilen, merkez yönetimi ile ilişkilerinde idari özerklikten yararlanan kamu tüzel kişileridir. Ve Türkiye, 31 Mart 2019 tarihinde bir kez daha sandık başına giderek, 5 yıl süresince kendilerine teknik, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda hizmet edecek yeni yerel yöneticilerini seçecek… Her seçim dönemi öncesi olduğu gibi bu seçim döneminde de TMMOB bileşenleri, kendi meslek disiplinlerinin ilgi alanları kapsamında yerel yönetimlerden beklentilerini farklı mecralarda dile getirecekler… Çağdaş bir kent yaşamının temel ilkelerinden biri olan çevrenin etkin ve verimli kullanımı, yerel yönetimlerin denetiminde jeoloji mühendisliğinin farklı çalışma alanlarında üretilen verilerden yararlanılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu anlamda kent planlamasında dikkate alınması gereken verilerin başında, yerleşim alanı olarak seçilecek arazinin jeolojik, jeokimyasal ve jeoteknik özellikleridir. Bu yazıda arazi kullanım planlamalarında jeolojik verilerin önemi tartışılacak; jeolojik ve jeomedikal riskler ve bu riski taşıyan alanlar hakkında bilgi verilerek, bu ve benzeri alanların jeoloji mühendisliğinin farklı disiplinlerinin ürettiği verilerin kullanılmasıyla belirlenmesinin kentleşmedeki önemi ve kentlerde yaşam kalitesine kattığı değerler, yurt içinden ve yurtdışından örnekler üzerinde ele alınacaktır. 1. Giriş Makro (bölge) ve mikro (kent) planlar, mevcut veri ve bilgiyi kullanarak planların yapıldığı zaman dilimindeki sorunları tanımlamak, bu verilerden hareket ederek de gelecekteki sorunları öngörmek, bu sorunları çözmek için kısa, orta ve uzun dönemli hedefleri koymak ve bu hedeflere ulaşmak için uygulanacak yöntemleri belirlemek için yapılmaktadır. Gelişmiş uygar ülkeler, şehir ve bölge planlarına sadık kaldıkları içindir ki, yerel yönetimlerin çarpık kentleşme sorunu yoktur ve halk gıpta ile baktığımız kentlerde yaşamaktalar. Oysa ülkemizin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde, şehir ve bölge planlaması kültürünün yerleşmemiş olması nedeniyle, kontrolsüz şekilde artan nüfus ve buna paralel gelişen çarpık kentleşme sorunu yaşamakta olup, sorun yerel yönetimleri de aşarak hükümetlerin en büyük problemi haline gelmiştir. Ülkemizde başta büyük şehir belediyeleri olmak üzere pek çok şehirde, yer seçiminde jeolojik sınırlamaların göz ardı edilmiş olması, sorunların çözümünü daha da zorlaştırmıştır. Bennette ve Doyle (1999), kentleri, uzak ve/veya yakın doğal çevreden karşıladığı enerji, su, hammadde ve yiyecek kaynaklarını kullanarak ürün (endüstriyel ve ticari), atık ve bu atıkların hava, su ve toprakta geri dönüşüm ve tekrar dağıtım kapasitelerini aşmasıyla ortaya çıkan kirlilik üreten bir makineye benzetiyor (Şekil 1). Şekil 1. Şehir makinası: girdiler, çıktılar ve bakım arasındaki denge (Bennette ve Doyla, 1999; Kurt ve Arık 2010’dan alınmıştır ) Bu makinenin düzenli işlemesi doğal kaynakların teminine (su, metalik ve metalik olmayan doğal kaynaklar, yapı malzemeleri, enerji hammadde kaynakları) güvenliği ise iç ve dış jeolojik sürçlerden kaynaklanan doğa afetlerine bağlıdır (Şekil 2). Dolayısıyla hem bölge hem de kent ölçeğinde yer seçimini etkileyebilecek en temel sınırlamalar fiziksel ve jeolojik sınırlamalardır. Şekil 2. 17 Ağustos 1999 Kocaeli depremi sonrası Avcılar ilçesinden bir görünüm (https://m.bianet.org/bianet/toplum/4057-avcilar-gozden-irak-ama-deprem-gercek) Bu sınırlamalar, topografya, iklim şartları, sismoloji, jeolojik yapı, deprem durumu, fay zonları, heyelanlar, sel, çığ, erozyon, mineralojik ve jeokimyasal özellikler, hidrojeolojik özellikler, yapı malzemeleri ve toprak kalitesi olarak özetlenebilir. Bu sınırlayıcı faktörlere yakından bakıldığında, iklim şartları ve çığ hariç, tümünün jeoloji bilim ve mühendisliğinin farklı çalışma alanlarının konusu olduğu görülecektir. Dolayısıyla çevrenin jeolojik unsurları planlamada hem yönlendirici, hem özendirici ve hem de çoğu kez sınırlayıcı rol oynamaktadır (JMO, 2017; Kurt ve Arık, 2010; Örgün ve Erarslan, 2012, 2013,2018; Sancar ve Aydemir, 1998). Tümü insan hayatı ile ilgili olan bu sınırlamalar, kent plancılarının yer seçiminde uygun alanlar bulmasını güçleştirmektedir (Kurt ve Arık, 2010). Araziler yerleşime uygunluk açısından; yerleşime uygun olan, önlem alınarak yerleşime uygunluk elde edilebilen ve yerleşime kesin olarak uygun olmayan araziler şeklinde üç grupta ele alınmaktadır. Yerleşime kesin olarak uygun olmayan alanlar, jeolojik çalışmalarla elde edilen sonuçlara göre açık bir şekilde belirlenebildiği için, yeni yerleşim alanlarının planlanmasında öncelikle jeolojik verilerin dikkate alınması gerekmektedir. Kurt ve Arık 2010’da ifade edildiği gibi, ülkemizdeki mevcut yasa ve yönetmelikler imar planları yapılırken değerlendirilmesi gereken fiziksel yapı ve çevresel kaynaklar bölümünde jeolojik ve jeoteknik etüt raporlarına dayalı olarak deprem, taşkın, heyelan vb. doğal afet durumlarının araştırılması gerektiği ve jeolojik raporun tamamının araştırma raporu olarak ekinde verileceği belirtilmektedir. Forster ve Culshaw (1990)’a göre planlama için yapılan jeolojik ve jeoteknik araştırma raporları, planlamanın daha sonraki çalışmaları için de temel bilgi kaynağı olacaktır. Kent planlamasında jeolojik- jeoteknik verilerin yanı sıra bölgenin mineralojik ve jeokimyasal özelliklerinin de dikkate alınması gereklidir. Zira yaşam ve yaşamsal faaliyetler jeolojik ortamın bir parçasında, jeolojik unsurların denetiminde sürdüğüne göre, jeolojik faktörlerin genelde yaşam, özelde ise insan sağlığı üzerinde belirleyici etkiye sahip olduğu kesindir. Örneğin; ülkemizin pek çok ilçe ve köyünde topraklarında bulunan lifsi yapıdaki mineraller (eriyonit ve asbest) nedeniyle ciddi sağlık sorunları yaşanmaktadır. Örneğin, Ürgüp ilçesi ve birçok köyü eriyonit mineraline bağlı gelişen mezotelyoma ve pnömokonyoz vakası saptanmıştır (Barış,2002,2005). Bu nedenle toplum sağlığını koruma alanındaki multi- disipliner çalışmalar (Tıbbi Jeoloji-Jeomedikal gibi), başta kanser vakaları olmak üzere, hastalıkların değişik formlarına neden olan jeolojik faktörler üzerine yoğunlaşarak, hastalıkların gelişimini zaman ve mekân için de değerlendirmeye başlamışlardır. Dolayısıyla arazi kullanım planlaması, her ülke için geleceğe dönük hedeflere ulaşılmasında büyük öneme sahiptir ve bu çalışmalar çok güvenilir düzeyde yürütülmelidir. 2. Kent planlamasında jeolojik ve jeoteknik çalışmalar Bu başlık altında kent planlamasında yapılması gereken jeolojik ve jeoteknik çalışmalar Kurt ve Arık, 2010 ( sf.255-274) ‘dan yararlanılarak genel olarak tanıtılacaktır. İlgili bölgenin jeolojik ve jeoteknik özelliklerini içeren “ mühendislik jeolojisi ” bilgileri, genel olarak afet tehlike ve risk analizlerinde; arazi kullanım planlarında; yer seçiminde; kütle hareketlerinin sınıflaması ve izlenmesinde; duraylılık analizleri ve stabilizasyon önlemlerinde; baraj, tünel, gibi büyük mühendislik projelerinin başından sonuna kadar pek çok aşamasında; metalik ve metalik olmayan hammadde kaynaklarının işletmeciliğinde; boru hattı, kanal, demiryolu ve otoyolu güzergahlarının belirlenmesi ve ayrıca çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) çalışmalarında kullanılmaktadır. Konusunda uzman jeoloji mühendisleri tarafından üretilen mühendislik jeolojisi verilerinin kullanılmasıyla, büyük, orta ya da küçük ölçekli projelerin çoğu zaman belirlenen süreden önce tamamlandığı ve öngörülenden daha ucuza mal olduğuna dair pek çok örnek vardır. İmara açılan alanlarda planlanan her türlü yapı için ayrıca “ zemin etüdü ” yapılarak, yapının mimari projesi ve statik hesaplamaları için gerekli bilgiler sağlanmaktadır. Her türlü inşaatın güvenilirliği her şeyden önce zemin özellikleriyle ilişkili olduğu düşünüldüğünde, yeterli ve güvenilir zemin etütlerinin önemi ortaya çıkmaktadır. Zemin durumu, deprem etkisi ve kat adedine göre zemin etütlerinde hangi çalışmaların yapılacağı yasa ve yönetmeliklerle belirlenmiştir. İmar planına esas jeolojik ve jeoteknik etütler sonucunda hazırlana raporlarda inşaat yapılmak istenen alan: uygun alan, az riskli alan, riskli alan, çok riskli alan ve uygun olmayan alan şeklinde sınıflandırılır. Riskli alanlarda yerleşilebilme olanakları ile hangi koşullarda risklerin giderilebileceği araştırılması amacıyla jeoloji mühendisleri tarafından laboratuvar deneyleri yaptırılır; elde edilen sonuçlar jeoteknik rapor olarak düzenlenir. Zemin etüt çalışmalarının güvenilir sonuçlar vermesi, çalışmaların, konusunda uzman jeoloji mühendisleri tarafından organize edilip sonuçlandırılması ve hem arazi hem de laboratuvar çalışmalarının kesinlikle yerel yönetimlerin konusunda uzman denetleme elemanları tarafından yerinde sıkı denetim yapmasıyla mümkündür. Kent planlamasında yer seçimini etkileyebilecek en temel fiziksel ve jeolojik sınırlamalar genel başlıklar halinde şunlardır: Topografya, iklim şartları, sismoloji, jeolojik yapı, hidrojeolojik özellikler, hammadde kaynak alanları, jeositler ve toprak-zemin kalitesidir. Jeolojik yapı: Planlanan arazinin bulunduğu bölgenin stratigrafik konumu, yapısal, litolojik ve fiziksel özellikleri ve ayrışma durumu detaylı olarak ortaya konmalıdır. Bu kapsamda arazinin; ana kayaç yapısı, kayaç türleri, tabakaların genel doğrultu ve eğim yönleri, kırık ve çatlakların tespiti ve dağılımı, kayaçların ayrışma derecesi ve ayrışma zonlarının belirlenmesi çalışmaları yapılır. Yanı sıra zemin ve kayanın mühendislik jeolojisi yönünden özellikleri, kütle hareketleri (heyelan, kaya ve çığ düşmesi, yamaç döküntüsü), kıyı dolgu alanları, taşkın alanları, toprak yapısı ve hafriyat özelliklerinin tanımlanması gerekir. Zemin özelliklerinin daha ayrıntılı olarak ortaya çıkartılması için araştırmanın sondajlarla desteklenmesi gerekir. Hem imara esas hem de parsel bazında yapılan çalışmalarda, sonradan ortaya çıkabilecek ve onarılması mümkün olmayan problemlerin önceden tahmin edilebilmesi için sondaj çalışmalarının zeminin durumun göre uygun derinlikte ve sayıda eksiksiz ve mutlaka yapılması gereklidir. Çünkü sondaj çalışmaları ile yapının oturacağı zemin, derinlemesine özellikleri ortaya koymakta olup, sondaj çalışmasıyla eşzamanlı yapılan yerinde ve sondajdan alınan örnekler üzerinde laboratuvarda yapılan deney sonuçlarıyla zeminin birçok özelliği detaylı bir şekilde ortaya konmaktadır. Mimar ve inşaat mühendisi ancak bu verilere sahip olduktan sonra projelerini hazırlayıp uygulamaya koyabilirler. Hidrojeolojik özellikler : Gerek kentin içme ve kullanma suyu ihtiyacının karşılanması gerek su ile ilgili olarak oluşabilecek taşkın, sel, heyelan, zemin oturması ve sıvılaşma gibi jeolojik ve jeoteknik sorunların önlenmesi, gerekse de su kirliliği sorunlarının çözümü için planlama alanının hidrojeolojik şartlarının çok iyi bilinmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu amaçla arazinin bulunduğu bölgenin yağış durumu (hidrolojik özellikleri), drenaj yapısı, dere ve nehir debileri, yeraltı suyu seviyesi, yeraltı ve yüzey sularının mevcut durumu ve kirlenmiş olup-olmadıkları mutlaka ortaya konmalıdır. Yeraltı suyu Seviyesindeki mevsimsel değişikliğin en az bir yıl süresince izlenerek belirlenmesi gerekir. Çünkü su seviyesindeki değişimler zeminde alterasyona, çatlamalara ve çökmelere neden olmaktadır. Özellikle kentsel atıkların depolandığı alanlarında yeraltı suyunun atıklarla temas etmemesi gerekir. Aksi halde atıklarla temas eden yeraltı suları hızla kirlenerek, kent halkının sağlığı açısından ciddi sorunlara yol açar ve sular kullanım dışı kalabilir. Kaynak alanları: Hangi ölçekte ve türde olursa olsun, inşaatların yapımında beton dolayısıyla beton agregası (kum-çakıl gibi), kil, marn, mıcır, toprak, hafif agregalar, vb gibi doğal yapı malzemeleri kullanılır. Belirli fiziksel, mekanik ve teknolojik özelliklere sahip bu yapı malzemelerinin yanı sıra, metalik ve metalik olmayan (endüstriyel hammaddeler) doğal hammadde kaynaklarının, kömür dâhil enerji hammadde kaynaklarının bulunduğu kaynak alanlarının ve su havzalarının, özel olarak belirlenmesi ve korunması gerekir. Jeopark ve Jeosit alanlar: Planlanan alanlarda bulunan ve sahip olduğu fiziksel görünüm, jeolojik yapı ve konum olarak dünyada benzeri az ya da olmayan doğal alanların ve yapıların (kaya ve/veya mineral) özel olarak belirlenmesi ve dünya mirası olarak korunması gerekir. Örneğin, ülkemizde Kapadokya bölgesi, Pamukkale, Meke gölü, Kızılcahamam silisleşmiş ağaç ormanı, Narman kırmız kayaları, Sivrihisar granitleri örneklerinde olduğu gibi. 3. Arazi kullanım planlamalarında jeolojik verilerin önemi Dünyada 20.yy’ ın sonuna kadar yapılan planlarda, genel olarak ilgili arazilerin mühendislik jeolojisi özellikleri dikkate alınmış, mineral hammadde potansiyelleri (metalik, metali olmayan ve enerji hammadde kaynakları) ve hidrojeolojik, pedolojik, sismolojik ve özellikle Tıbbi Jeolojik (Jeomedikal) faktörler göz ardı edilmiştir. Bu durum, bir yandan jeolojik zenginliğin sürdürülebilir rasyonel kullanımlarını engellerken, diğer yandan jeomedikal risk faktörlerin ( örneğin kayaç ve toprakta aşırı element ve mineral zenginleşmesi gibi) gözden kaçırılmasına neden olarak, özellikle kırsal bölgelerde ciddi sağlık sorunları yaşanmakta, köyler taşınmaktadır. Örneğin, Ürgüp ilçesinin bazı köylerinde, köyün kayaç ve topraklarında Eriyonit mineraline bağlı gelişen mezotelyoma hastalığı nedeniyle köylerin taşınması ya da içme sularında F fazlalığı nedeniyle gelişen florisi hastalığı nedeniyle, Eskişehir’in Kızılcaören köyünün taşınması kararının alınması gibi. Jeolojik zenginlik ile arazi kullanımı arasındaki bir diğer önemli çatışma, yeraltı suyu kaynakları ve maden yatakları gibi doğal kaynakların bulunduğu alanlarda büyük yerleşimlerin, kentlerin ya da ana trafik arterlerinin inşası sırasında yaşanmaktadır. Kentsel gelişim ve jeolojik zenginlik arasındaki bu çatışmaya en güzel örnek, ülkemizde Zonguldak ilinde yaşanmaktadır. Taşkömürü yatakları üzerinde kurulmuş olan şehirde, yeraltı kömür madenciliği nedeniyle, kentte sık sık yaşanan çökmeler ve buna bağlı yaşanan ekonomik ve sosyal sorunlar yerel yönetimin önemli gündemini oluşturmaktadır (Şekil 3). Şekil 3. Zonguldak'ın Kozlu ve Kilimli ilçelerinde maden faaliyetleri nedeniyle bazı evlerin tabanlarında çökme, duvarlarında çatlaklar oluştu. (https:// www.haberler.com/tasman-evsiz-birakti-6303575-haberi/) Benzer sorun ve sıkıntılar İstanbul’ un Asya ve Avrupa yakasındaki taş ocakları içinde geçerlidir. Günümüzde yerleşim alanları içinde kalan ocaklar, bir yanda üretim aşamasından kaynaklanan başta toz ve gürültü olmak üzere ciddi çevre ve sağlık sorunlarına neden olurken, diğer yandan da önemli miktarda rezerv yerleşim alanları altında, kullanım dışı kalmıştır. Aynı şekilde önemli miktarda linyit kömürü ve kil rezervi üçüncü hava alanı altında kalmıştır. Bu ve benzeri örnekler, jeolojik potansiyelin yönetimi ve korunması ile arazi kullanım ihtiyacının karşılanması arasında dengenin kurulabilmesi için, jeoloji bilim ve mühendisliğinin bilinçli bir şekilde kullanılmasını zorunlu hale getirmektedir. Bu birkaç örnek bile, bölge ve şehir planlarında arazi kullanım planlamasına dönük en önemli unsurun, bu planların sürdürülebilir gelişme anlayışı ile genel kabul görmüş ekolojik ilkelere dayanması ve standart planlama, düzenleme ve arazinin korunmasına yönelik kurallara uyulmasının zorunluluğunu göstermeye yetmektedir. Bu da hükümet ve yerel yönetimlerin, hem doğal kaynakların akılcı kullanım amacıyla korunmalarına dönük, hem de insan sağlığının korunması ve toplumun yaşam ve çalışma şartlarının iyileştirilmesini önemseyen planlamalar yapmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla jeolojik ortamın arazi kullanım planlaması açısından sınıflandırılmasında iki temel yaklaşım vardır: 1-Tehlikelerin belirlenmesi 2- Kaynakların belirlenmesi. Doğa olaylarının (deprem, volkan patlaması, heyelan vb) olmasının önüne geçemeyiz, ancak, bilimi ve tecrübeyi kullanarak bunların afete dönüşmesini önleyebiliriz. Bunun için de tehlikeler her zaman dikkate alınmalı, doğal kaynaklara ise daha özenle yaklaşmalı ve bu süreçlerle (jeolojik süreçler) sınırlandırılan yaşam koşullarını kaynaklara uydurmak için çaba harcanmalıdır. Bölgesel rezerv/kaynak (katı, sıvı, gaz yeraltı ve yer üstü doğal kaynaklar), aktif ve kapatılmış maden işletme sahaları, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının kullanımı, su havzaları, akarsulardan sulama, enerji amaçlı barajlar yapma ve nehir ve denizlerden ulaşımda yararlanma ve bunların altyapısının oluşturma işlemlerinin hepsi bölgesel planlamaların içinde olmalıdır. Yapılan planlarda, jeolojik şartların izin verdiği ölçüde, yöre peyzajının özgün özelliklerini ve toprakların tarımsal değerini korumaya en üst düzeyde özen gösterilmelidir. Bu süreçlerde jeoloji bilim ve mühendisliği, planlamada ve plancılarla birlikte yer almalı; yerleşim alanı olarak geliştirilmesi düşünülen alanın arazi kullanım potansiyeli ve bu potansiyeli kontrol eden jeolojik sınırlamalar tüm boyutlarıyla açıklanmalıdır (Blirka, 1990). “Çevre Jeolojisi” ve “Kent Jeolojisi” bilim dalları da zaten bu ihtiyaç ve zorunluluktan doğmuştur. Jeolojik haritalar ve kent yönetiminde önemi Jeolojik ortamın karakteristikleri ile ilgili bilgi ve bunların doğru tanımlanması, üretilecek alansal ve kalkınma amaçlı planların kalitesi açısından vazgeçilmez önkoşullardır. Bölge ve kent planlamasında, dolayısıyla sağlıklı kent yönetiminde ilk önce yerleşim alanları için yukarıda özetlenen bütün sınırlamaları içeren haritalar oluşturulmalıdır. Arazi kullanım planlamasına yönelik multi-tematik haritaların ilk temeli 1961 yılında eski Çekoslovakya’da oluşturulmuş, ardından Avrupa ve ABD’de yaygınlaşmıştır. ABD ve Kanada’da, arazi planlamasının gerekleri açısından jeolojik sorunlar için jeolojik ortam haritası terimi kullanılmaktadır. Ancak bu terim farklı eyaletlerde doğal koşullara, nüfus yoğunluğuna ve kalkınma planlarına bağlı olarak farklı anlamlarda kullanılabilmektedir. Örneğin, ABD’nin batı kesimlerinde sismisite ve arazi stabilitesi en önemli konu iken, diğer bölgelerinde madencilik sonrası toprağın ıslahı ya da yeraltı suyu kirliliği daha çok önem taşımakta, kıyı alanlarında ise deniz suyu girişimi ön plana çıkmaktadır. Büyük Britanya’da ilk jeolojik ortam haritası 1980’li yılların başında İskoçya’da bir bölge için oluşturulmuştur. Bu AB, ABD, Kanada, Avusturalya, son yıllarda Rusya ve diğer gelişmiş ülkelerde bölge ve kent planlamaları ve şehirlerde yapılan çevre düzeni çalışmaları jeolojik ortam haritalarına göre yapılmakta olup, sonuçları ortadadır. Arazi kullanım planlaması yapılırken çevre korunması sürecindeki jeolojik sorunlar şüphesiz yukarıda verilen birkaç örnekten de anlaşılabileceği gibi her ülkede aynı düzeyde ele alınmaz. Bu anlamda jeolojik sınırlamaları belirlemek için talep edilen haritaların konuları aşağıdaki gibi özetlenebilir (JMO,2011’den alınıp -düzenlenmiştir): 1. Jeolojik, yapısal jeolojik, hidrojeolojik, jeokimyasal ve diğer haritaları içeren jeolojik ortam haritaları dizisi. 2. Doğal zenginlik kaynaklarını jeolojik konumunu ve dağılımını (katı, sıvı, gaz) gösteren potansiyel haritaları, 3. Yüzeydeki ve derindeki mineral hammaddeleri uygun boyut ve ayrıntı düzeyinde gösteren jeolojik rezerv haritaları. 4. Özgün sorunlara ilişkin tematik haritalar (Jeomedikal haritalar, radon haritası, vb.). 5. Ele alınan konuya ilişkin arazi verilerini ve diğer verileri içeren dokümantasyon haritaları (mühendislik jeolojisi haritaları, yerleşime uygunluk haritaları, arazi duraylılık haritaları vb.). 6. İnceleme alanındaki farklı tehlike türleri (heyelan, taşkın, alterasyon, su kirliliği, vb) ve düzeylerini gösteren tehlike haritaları. 7. Belli tehlike türünün etki olasılığını ve boyutunu yansıtan jeolojik risk haritaları. Doğal ortamın arazi kullanımı açısından en verimli şekilde değerlendirilmesi için, planlamacının araziyi oluşturan tüm unsurları ve yanı sıra araziyi biçimlendiren tüm doğal süreçleri yukarıda belirtilen haritalar doğrultusunda dikkate alarak, arazinin hangi koşulda bir kaynak, hangi koşulda bir tehlike olarak değerlendirilmesi gerektiğini bilmesi de zorunludur. Öte yandan günümüzde çoğu büyük yerleşim birimi zaten jeolojik tehlike bölgelerinde kurulu olduğundan, bu koşullarda bilimsel gözlem ve araştırmalarla ortaya konmuş bilimsel veriler doğrultusunda hazırlanmış yerel ve genel yasa ve yönetmeliklerin zorunlu olarak uygulanması gerekir. Örneğin, Kaliforniya’da (ABD) çoğu konut, hastane ve okul doğrudan aktif faylar üzerinde inşa edilmiştir. Bu durum büyük tehlike yarattığı için yerel otoriteler, eyaletteki jeolojik tehlike bölgeleri konusunda bir yasa çıkarmış ve kent faaliyetlerinin yönetilmesi sürecinde bu yasalara tavizsiz uyularak, olası tehlikeler çözülmüştür (Howard ve Remson, 1978). Benzer şekilde, önemli bir kısmı deniz seviyesi altında olan Hollanda da, birçok şehir kıyı ve deniz jeolojisi konusunda uzman Jeoloji mühendislerinin karar merciinde olduğu kurullar tarafından sorunsuz bir şekilde yönetilmektedir. Ülkemizde de yaşanan birçok çevre sorunu jeoloji bilim ve mühendisliği veri ve haritaları kullanılarak çözülebilir. Bu konuda en çarpıcı örnek: T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, İstanbul Valiliği ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi işbirliğinde, Jeoloji Mühendisi Prof. Dr. Atiye Tuğrul Koordinatörlüğünde yürütülen “Cebeci Maden Bölgesi Projesi” ile yıllardır sorun yumağı haline gelen Cebeci Bölgesindeki taş ocakları yeniden yapılandırılmıştır. Bu proje kapsamında, sahadaki jeolojik, jeoteknik, hidrojeolojik, çevresel ve üretim kaynaklı riskler ile bu risklerin kontrol ettiği ekonomik riskler çok farklı disiplinlerden mühendisler bir araya gelerek ayrıntılı incelenmiş olup, hazırlanan proje ile bölgedeki agrega kaynakları, “Çevreye duyarlı” madencilik ile en verimli şekilde değerlendirilecektir. Şekil 4’ de proje kapsamında yapılan çalışmalar sonucunda Cebeci bölgesinin üç boyutlu modeli üzerinde tesis ve stok sahalarının konumu görülmektedir. Bu projede jeolojik veriler, projede çalışan diğer mühendislerin çalışmalarına önemli altlık oluşturmuştur. Kuşkusuz, sahanın jeolojik ve hidrojeolojik modeli, ayrıntılı mühendislik jeolojisi araştırmaları ve haritalarının yanı sıra jeoteknik araştırmalarla belirlenen kayaç kalitesi, şev geometrileri değerlendirilerek; maden mühendisleri tarafından maden dizaynı, patlatma dizaynı, üretim termin planı hazırlanabilir, tesis dizaynı yapılabilir, saha planlanabilir (Tesis, stok sahaları vb.), çevre mühendisleri tarafından çevresel riskler belirlenebilir, toz modellemesi yapılabilir, inşaat mühendisleri tarafından tesis vb. yapıların temelleri, çevre koruma yapıları, dolgular, maden yolları ve diğer yapılar projelendirilebilir, hidrolik araştırmalar yapılabilir, endüstri mühendisleri tarafından planlama yapabilir, peyzaj mimarları ve orman mühendisleri tarafından bölgede peyzaj planlaması ve ağaçlandırma yapılabilir. Şekil 4. Bölgenin üç boyutlu modeli ile bu model üzerinde tesis ve stok sahalarının görünümü. Jeolojik ortamın temel unsurları ve bunların toplum sağlığı planlamasında önemi Toplum sağlığı planlamasında çok önemli olan Jeolojik ortamın temel bazı unsurları aşağıda genel hatlarıyla tanıtılmıştır. 1. Toplum için yüksek kalitede içme suyu temini ve yeraltı suyu kaynaklarının korunması. Su kaynakları çevresinde koruma alanları oluşturulması ve koruma tedbirlerinin uygulanması, planlamacıların en önemli sorumlulukları arasındadır. 2. Benzer bir durum toprak kullanımı açısından dolayı önem taşıyan ve özellikle erozyon, kimyasal kirlenme, makro ve mikro-elementlerin aşırı tüketilmesi, tuzlanma ve verim kaybı gibi antropojenik faaliyetler sonucu gelişen tehlikelere açık olan toprak örtüsünün korunması. 3. İnsan ve hayvan sağlığıyla ilgili planlamada, jeokimyasal ve mineralojik anomalilerin belirlenmesi. Bilindiği gibi biyojeokimyasal kaynaklı çok sayıdaki hastalık etkeni (ortamda elementlerin aşırı zenginleşmesi ya da azlığı), evcil hayvanlar ve bitki kültürleri için de zararlıdır. Çözüm; yerleşim planın hazırlanması sürecinde ayrıntılı bir jeokimyasal etüdün yapılması, ön- koşulunun getirilmesi. 4. Benzer bir durum, yeni yerleşim yerleri belirlenirken yüksek radyasyon riski içeren bölgelerin ya da radon varlığı riski yüksek alanların belirlenmesi . Bu amaçla planın hazırlanması sürecinde ön-koşul: ayrıntılı bir radyoekojeolojik etüdün yapılması.. 5. Bir alanın geliştirilmesi ve doğal kaynaklarının kullanımının planlanması sürecinde, çevrenin sadece olumsuz özellikleri dikkate alınmakla kalmayıp, “ sağlık uyaranları ” da değerlendirilmeli ve buna bağlı olarak dinlenme ve tedavi amaçlı bölgelerin belirlenmesi . 6. Volkanik alanlarındaki arazi planlamaları kendine özgü bir yaklaşım biçimi gerektirmekte ve bu yaklaşım volkanik bölgenin jeolojik (volkanolojik) özelliklerinin dikkate alınmasına dayanmaktadır. Bu nedenle, söz konusu bölgeler özel alanlar olarak sınıflanmakta ve rekreasyon ya da doğal görünüm değeri taşıyan ulusal parklar olarak koruma altına alınmaktadır; Örneğin ülkemizde Kapadokya bölgesinde olduğu gibi. Kentleşme ve jeomedikal riskler (Tıbbi Jeoloji) Doğadaki en etkin süreçlerden birisi, toprak ve kayaçlardan çevreye ağır metallerin salınmasıdır. Küresel ölçekte ağır tıbbi sonuçlara yol açtığından, yerleşim alanlarının jeokimyasal açıdan tıbbi-jeolojik değerlendirmelere altlık oluşturacak düzeyde araştırılması, jeomedikal risklerin öngörülebilmesi için gereklidir. Zira kayaçlarda, toprakta ve suda, bitki-hayvan-insan besin zincirininin temel unsurları olan makro ve mikro-elementlerin içeriğinin artması ya da azalması, sağlık açısından risk oluşturur. Dolayısıyla, hükümetler ve yerel yönetimler sağlıklı bir toplum oluşturma mücadelesinde, önleyici-koruyucu faaliyet yürütmek amaçlıyorsa, jeolojik ortamın içerdiği elementler ve mineraller konusunda bilgi sahibi olmak zorundadır. Bu tip çalışmalar aynı zamanda, yaşam açısından elverişsiz alanların tanımlanmasını ve bu alanların iyileştirilmesi için öneriler geliştirilmesini de kapsamaktadır. Şekil 4’de Teksas Eyaleti için hazırlanmış içme sularında F ve kapalı alanlarda radon gazı dağılım haritaları görülmektedir. Şekil 4. Teksas (ABD) eyaletinde yeraltı sularında a) F dağılımı haritası (kırmızı ve siyah noktalar 4 mg/L ve üzeri F içeren suların olduğu alanları işaret ediyor) b) Radon dağılım haritaları (kahverengi alanlar orta, sarı alanlar düşük seviyedeki radon alanlarını göstermekte) (kaynak IMAGA Newsletter Feb. 2015) Bu tip çalışmaların başarıya ulaşması, kamu kurumları-yerel yönetimler-üniversiteler ve araştırma merkezleri ortaklığında yürütülecek disiplinler arası çalışmalarla, jeolojik faktörler açısından özellikli alanların sınırlarının belirlenmesi, element ve minerallerin anomali sahalarının tanımlanması ve haritalarının oluşturulması ile sağlanabilir. Çalışmalar sonunda ilgili bölgenin tüm jeolojik unsurlarını; kayaçların mineralojik bileşimini; kayaçların, toprağın ve yeraltı suyunun jeokimyasal özelliklerini; arazinin hidrojeolojik koşullarını; mineralli su ve termal su kaynakları varlığının ve suyun kalitesinin; maden yataklarının (enerji hammaddeleri dahil) varlığı ve karakteristiklerini; doğal radyoaktivite ve radon seviyesinin; arazinin jeomorfolojik özelliklerini ve toprak karakteristiklerini ve diğer unsurları genel olarak ortaya koymuş olacaktır. Elde edilen bu bilgiler kullanılarak örneğin, Şekil 4’de olduğu gibi ilgili sahanın/bölgenin makro- ve mikro-elementlerin dağılım haritaları, toksik mikro-element anomali haritaları ve radyoaktivite seviyelerini gösteren haritalar oluşturulabilir. İlgili bölgedeki jeolojik faktörlerin insan sağlığı üzerindeki etkisinin düzeyini, olası hastalıkların kaynağını ve dağılımını göstermesi açısından çok önemli olan bu tip haritalar, gelişmiş ülkelerde pek çok şehir için yapılmıştır. Farklı disiplinler de bu haritaları kendi amaçları doğrultusunda kullanarak ileriye dönük çalışmalarını planlayacaklardır. Sonuç Yukarıda farklı başlıklar altında genel olarak tanıtılan jeolojik unsurlar ve bunların kentleşme üzerindeki etkilerinden de anlaşılacağı gibi, çağdaş bir kentte çevrenin etkin ve verimli kullanımı, yerel yönetimlerin denetiminde jeoloji mühendisliğinin farklı çalışma alanlarında üretilen verilerden yararlanılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu anlamda hem bölgesel hem de kentsel planlamanda dikkate alınması gereken verilerin başında, yerleşim alanı olarak seçilecek arazinin jeolojik, jeoteknik, jeokimyasal ve mineralojik özellikleridir. Jeoloji bilim ve mühendisliğinin farklı çalışma alanlarının konusu olan yaşam ortamının depremselliği, zeminin jeolojik- jeoteknik özellikleri, doğal hammadde kaynak alanları, su kaynakları, kayaç, toprak ve suyun jeokimyasal ve mineralojik özellikleri, doğal radyoaktivite seviyesi gibi unsurlar, planlamada hem yönlendirici, hem özendirici ve hem de çoğu kez sınırlayıcı rol oynamaktadır. İnsana saygılı modern kentleşme ancak hem doğal kaynakların akılcı kullanım amacıyla korunmalarına dönük, hem de insan sağlığının korunması ve toplumun yaşam ve çalışma şartlarının iyileştirilmesini önemseyen planlamalar yapmasıyla mümkündür. Deprem, heyelan gibi doğa olaylarının meydana gelmesini önleyemeyiz ancak bilimsel verileri kullanarak bunların afete dönüşmesini önleyebiliriz. Dolayısıyla doğal tehlikeler her zaman dikkate alınmalı, doğal kaynaklara ise daha özenle yaklaşmalı ve jeolojik süreçlerle sınırlandırılan yaşam koşullarını kaynaklara uydurmak için çaba harcamalıyız. Yerel yönetimler bölgesel ve kentsel planlamalarda jeolojik şartların izin verdiği ölçüde, yöre peyzajının özgün özelliklerini ve toprakların tarımsal değerini korumaya en üst düzeyde özen göstermelidir. Bölge ve kent planlaması, yerleşim alanları için jeolojik sınırlamaları gösteren tematik jeolojik haritaların (jeolojik ortam haritaları) oluşturulmasıyla başlanmalı; planlamacı da bu haritalar doğrultusunda arazinin hangi koşulda bir kaynak, hangi koşulda bir tehlike olarak değerlendirilmesi gerektiğine karar vermelidir. Bu haritalardan jeomedikal risklere yönelik olan tematik haritalar, hükümetlere ve yerel yönetimlere sağlıklı bir toplum oluşturma mücadelesinde, önleyici-koruyucu faaliyet yürütmeleri için de yol gösterici olacaktır. Güvenli bir şehir, güvenli inşa edilmiş binalar demektir. Bu güvenliğin sağlanmasının ilk aşaması ise, yasa ve yönetmeliklerde belirtilen standartlar doğrultusunda, konusunda uzman jeoloji mühendislerinin gözetiminde yapılmış, arazi ve laboratuvar aşamaları, yerel yönetimlerin konusunda uzman elemanları tarafından denetlenmiş zemin etüt çalışmalarıyla başlar. Yerel yönetimlerin temel görevlerinden biri de, sahip oldukları gelirleri titiz bir şekilde kullanarak, halkın teknik, ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılamak için hizmet üretmektir. Konusunda uzman jeoloji mühendisleri tarafından üretilen mühendislik jeolojisi verilerinin kullanılmasıyla, büyük, orta ya da küçük ölçekli projelerin çoğu zaman belirlenen süreden önce tamamlandığı ve öngörülenden daha ucuza mal olduğu bilinen bir gerçektir. Öte yandan günümüzde çoğu büyük yerleşim birimi, örneğin İstanbul, zaten jeolojik tehlike bölgelerinde kurulu olduğundan, bu koşullarda bilimsel gözlem ve araştırmalarla ortaya konmuş bilimsel veriler doğrultusunda hazırlanmış yerel ve genel yasa ve yönetmeliklerin zorunlu olarak uygulanması gerekir. Örneğin, Kaliforniya’da (ABD) çoğu konut, hastane ve okul doğrudan aktif faylar üzerinde inşa edilmiş olmasına karşın yerel otoriteler, eyaletteki jeolojik tehlike bölgeleri konusunda bir yasa çıkarmış ve kent faaliyetlerinin yönetilmesi sürecinde bu yasalara tavizsiz uyularak, olası riskler en aza indirilmiştir. Yararlanılan Kaynaklar Barış, Y.İ., 2002. Türkiye’de asbest ve fibroz zeolit (eriyonit) ile ilgili akciğer hastalıkları. Beslenme, Çevre ve Kanser Sempozyumu, Ankara, Bildiri Özleri Kitabı, s.22-23 Barış, Y.İ., 2005. Türkiye’de asbest ve eriyonit sorunu ve insan sağlığına etkileri. 1. Tıbbi Jeoloji Sempozyumu, Ankara, Bildiriler Kitabı, s.53-64. Bennette, M.R. and Doyle, P.,1999. Environmental Geology: Geology and the Human Environment, Wiley,501 p. Blirka,I.H., 1990. Geological mapping of rapid mass movement deposits as an aid for land use planning, Engineering Geology (29), 365-378. Forster, A and Culshaw, M.G., 1990. The use of site investigation data for the preperation of engineering geological maps and reports for use by planners and civil engineers, En. Geology (29), 347-354. Howard A. D., Remson I., 1978. Geology in environmental planning. McGraw-Hill Book Company, New York, 583 p. JMO, 2011. Tıbbi Jeoloji, Jeolojik Ortamların İnsan Sağlığı Üzerindeki Etkileri: TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Çeviri Serisi No:2, (M.M. Komatina tarafından yazılan Medical Geology Effects of Geological Environments on Human Health ” adlı kitabın Türkçe çevirisi), 1. Baskıyı hazırlayanlar: Yüksel Örgün, Dursun Bayrak, 498s.. JMO, 2017; 1.Çevre Jeolojisi Çalıştayı Kitabı, 03-04 Kasım 2017, Ankara. Kurt, H ve Arık, F.,2010. Şehir ve Çevre Jeolojisi, Aybil Yayıncılık, Yayın No: 2 Örgün, Y., Erarslan, C., 2012; "Arazi Kullanım Planlaması ve Tıbbi Jeoloji", TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Haber Bülteni, No. 3, 2012, s. 15-29 . Örgün Y., Erarslan, C., 2013, Arazi kullanım planlaması açısından Tıbbi Jeolojinin önemi, II. Tıbbı Jeoloji Çalıştayı, 4-6 Aralık 2013, Antalya. Bildiriler Kitabı, Editörler: Gürhan Yalçın, Alper Baba, TMMOB JMO ve Akdeniz Üniversitesi, sayfa.227-235. Örgün, Y., Erarslan, C., 2018; İstanbul’un tıbbı jeolojik risk zonları: ön çalışma, Uluslararası Katılımlı 71. Türkiye Jeoloji Kurultayı, 23-27 Nisan ODTÜ Kongre merkezi, Bildiri Özleri Kitabı, s.845-846. Sancar, O. ve Aydemir, Ş., 1998.Bölgesel ve kentsel planlamada jeolojinin yeri ve katkısı. Kentleşme ve Jeoloji Sempozyumu, 19-20 Kasım 1998. Bildiriler Kitabı s.35-44.
  9. KİMYANIN YEREL YÖNETİMLER İLE NE ALAKASI VAR? TMMOB Kimya Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Siyasi partilerin ve yerel yönetimlere aday kişilerin seçim bildirgelerini incelersek, görevlerinin yol yapmak, köprü yapmak, park ve bahçe düzenlemekten ibaret olduğunu düşünebiliriz. Yerel yönetimler aslında sınırları içerisinde yaşayan tüm canlıların yaşam hakkını, sağlıklı yaşama hakkını temin edecek kararlar alma ve yaptırımlar uygulama yetkilerine sahiptir. Doğal olarak çalışmalarının merkezinde temel insan haklarının korunması yer almalıdır. Bu konuları, çalışmaların merkezine almak sadece belediye afişlerinde, gerçekleştirilen söyleşi, panel gibi etkinliklerde, belediye yetkililerinin yaptığı konuşmalarda ele alınması yeterli olmuyor. En basit örneklerden hareketle, yolda yürürken bir çukura düşmeniz veya başınıza bir taş düşmesi, en ufak yağmurda oluşan sel sonrası mahsur kalmanız veya deprem sonrası bir toplanma alanı bulamamanız yerel yönetimlerin sorumluluğundadır. Yerel yönetimlerin hayati sorumlulukları her zaman bu kadar açık bir şekilde görünmeyebilir ki, Kimya Mühendisleri Odası olarak ilgilendiğimiz alanlara girdikçe görüntüdeki bulunaklık daha da artıyor. Yazının geri kalanında görüntüyü netleştirmeye çalışacağız. Ruhsat alma süreçleri genellikle gereksiz bürokrasi ve yerel yönetimlerin temel maddi kaynakları olarak görülür. Kimyasal kullanılan veya depolanan işyerlerindeki ruhsat süreçleri büyük bir uzmanlık ve titizlik gerektiren, doğabilecek kötü sonuçları itibariyle doğrudan yaşam hakkını etkileyen bir süreçtir. 2008 yılında Davutpaşa’da kaçak maytap atölyesinde meydana gelen patlama sonucu 21 kişinin hayatını kaybetmesi bu gerçeği bir kez daha göstermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, dönemin Zeytinburnu Belediyesi’nin ruhsat ve denetim müdürü ile zabıta müdürüne görevini ihmal ettiği gerekçesi ile 9 yıl hapis cezası vermesiyle yerel yönetimlerin bu konudaki sorumluluğu hukuk önünde de kanıtlanmıştır. Sadece ruhsat sürecinin değil sonrasındaki denetim süreçlerinin de etkin bir şekilde işletilebilmesi de sıkça yaşanan yangın ve patlamaların önüne geçilebilmesi için son derece elzemdir. Büyük kentlerde, özellikle de İstanbul’da irili ufaklı birçok kimya tesisi zamanla yaşam alanların bitişiğinde hatta içerisinde kalmıştır. Bu durumun kendisi bile başlı başına insan ve çevre sağlığını ciddi bir şekilde tehdit etmektedir. Bu tesislerin gaz emisyonlarının, oluşan atıklarının vb. denetlenmesi yapılmadıkça tehditin büyüklüğü artmaktadır. Geçtiğimiz sene Tuzla ve Büyükçekmece’de kimyasal maddelerin açık alanlara dökülmesinin ortaya çıkmasıyla kamuoyunda infial meydana gelmişti. Her iki olayda da, yerel yönetimler kendi üstlerine sorumluluk almazken, Tuzla Belediye Başkanı daha da ileriye giderek ilk defa böyle bir koku duyduğunu, normal zamanda da koku olduğunu ama bu derece olmadığını ve bu durumun normal olduğunu söylemiştir. Oysa bu tarz olaylarda yerel yönetimlerin sorumluluğu oldukça açıktır. Söz konusu sorumluluk sadece olay gerçekleştikten sonra kimyasalın tespiti, olay çevresini tahliye etme vb. ile sınırlı değildir. Kente ait “Tehlikeli Kimyasal Madde Envanteri” hazırlanarak, tüm kimyasal maddelerin ve atıkların takibini yapılmalı, aynı zamanda oluşabilecek acil durumlar için de sürekli olarak hazırlıklı olunmalıdır. Yerel yönetimlerin tüm bu sorumluluklarını yerine getirebilmesi yönetim anlayışı ve uzman kadrolarının yeterliliğine bağlıdır. Belediyeler kadrolarında yeterli sayı ve nitelikte kimya mühendisi istihdam etmedikçe, kimya tesislerini kontrol edebilmesi düşünülemez. Tabii bu durum, diğer konularla ilgili meslekler için de aynı şekilde geçerlidir. Yerel yönetimler aynı zamanda karar alma süreçlerine meslek odalarını da dahil etmeli, mesleki bilgi ve deneyim gerektiren konularda yardım almaktan çekinmemelidirler. Ayrıca yerel yönetimler, tüm çalışmalarını şeffaf bir şekilde gerçekleştirmeli ve tüm karar süreçlerine halkı da dahil etmenin yollarını geliştirmelidirler.
  10. TMMOB MİMARLAR ODASI
  11. KENTLEŞME VE YEREL YÖNETİMLER
  12. KRİZ KOŞULLARINDA YEREL YÖNETİMLER, KENTLEŞME VE DEMOKRASİ SEMPOZYUMU SONUÇ BİLDİRİSİ
  13. İSTANBUL’DA KENTSEL DÖNÜŞÜMDEN SONRA OLUŞABİLECEK KENT İÇİ ULAŞIM SORUNLARI HAKKINDA DEĞERLENDİRME
  14. YEREL YÖNETİM ADAYLARINA BİRKAÇ ÖNERİ
  15. YEREL YÖNETİMLER VE TRAFİK SORUNU
  16. İSTANBUL’UN BİTKİ ÇEŞİTLİLİĞİ VE ORMANLARI
  17. MEKAN POLİTİKTİR; MİLLET BAHÇELERİ İKTİDAR İDEOLOJİSİNİN MEKANSAL BOYUTTA YENİDEN ÜRETİLMESİNİN BİR ARACIDIR
  18. SEÇİM YAKLAŞIRKEN YEREL YÖNETİMLERDEN NE BEKLEYEBİLİRİZ?
  19. YEREL YÖNETİMLER VE TARIM