ÖLÇÜ 2018 KASIM SAYISINI İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ

İMKÂNSIZI MI İSTİYORUZ?*

Nusret SUNA

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı

İyi ki şairler var. İyi ki edebiyatçılara hayatımızda yer açtık. İyi ki düşünürler yolumuzu aydınlatıyor. Onlar sadece hayatı, insanı anlamamızı sağlamıyor. Aynı zamanda “nasıl bir ülkede yaşıyoruz” sorusuna yanıt bulmamızı kolaylaştırıyor. Kolaylaştırma denmez aslında, yapılan düpedüz “durum tespiti”dir.

19 Ağustos 1999 Depremi’nin 20. yıl dönümü vesilesiyle özetin özeti sayılabilecek bir cümle kurmaya kalksak, Onat Kutlar hiç durmaz yetişir imdadımıza. Şair “Unutuşun kolay ülkesindeyiz” demişti bir şiirinde. Depremlerin üzerinden geçen 20 seneyi bir başka şekilde açıklamaya hacet var mı? Kanımca yok. Kolay unutuyoruz çünkü. Unutmanın dayanılmaz zırhına bürünüyor ve öyle yol alıyoruz. Kısa bir süre sonra bir başka vahametle karşı karşıya kaldığımızda, zırha bürünmekle kalmıyor, unuttuğumuzu da unutturmaya çalışıyoruz. Bir başka ifade ile “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” gerçekliğine sığınıyoruz. Bu başarıldığında da “devlet kimsesizlerin kimsesidir” boşluğuna dayanıyor; hamasetle, yara sarma vaatleriyle durumu idare ediyoruz.

1900’lü yılların başından günümüze otuza yakın büyük ölçekli deprem gördü bu coğrafya. Resmi kayıtlara göre yüz bin insan hayatını kaybetti. Daha da eskilere gidersek, coğrafyanın depremselliğini tescil eden pek çok afet yaşandı bu topraklarda. 526 yılındaki Antakya Depremi’nden 2011 Van Depremi’ne, 1509 İstanbul Depremi’nden 1999 Marmara Depremi’ne, 1975 Lice Depremi’nden 1998 Ceyhan Depremi’ne kadar doğa hareketleri doğal afet şeklinde tezahür etti. On binlerce insan hayatını kaybetti, ondan kat be kat fazlası yaralandı. Ekonomik tahribat tahayyülü zorlayacak düzeye ulaştı. Konutlar, işyerleri kullanılır olmaktan çıktı. Ocaklar söndü, işyerleri kapısına kilit vurdu.

Neden peki? Neden ders alınmıyor? Neden önlenemiyor? Neden siyasi erk gereğini yerine getirmiyor?

Soruların tek bir yanıtı bulunmuyor elbette. Soruları yanıtlamak için belki de ülkenin sosyo-ekonomik ve tabii ki siyasal tarihine yolculuk yapmak gerekiyor ki, bu, yazının sınırlarını epey zorlamak anlamına geleceği için daha sade ve net bir yanıt verilebilir. Yanıt şudur: İnsan hayatına ve bilime değer verilmiyor.

Deprem bilindiği gibi bir doğa hareketidir. Doğa hareketinin doğal afet olarak yaşanmasının nedeni, en yalın ifade ile mühendislik biliminin temel kabullerine riayet edilmemesidir. Şu noktaya işaret etmek isterim: İnşaat mühendisliği her şart altında, her zeminde deprem güvenliği olan yapılar inşa edebilir. İnşaat mühendisliği biliminin etkisi sadece bunula sınırlı değildir. İnşaat mühendisliği kaçak ve sağlıksız yapılaşmaya izin vermez, dere yataklarının imara açılmasına karşı çıkar, yapı üretim ve denetim sürecinin bilimsel esaslar ışığında düzenlenebileceğine inanır ve bunu uygular. Yapı malzemelerinin niteliğini önemser, bunun en az doğru proje, doğru uygulama kadar önem arz ettiğini bilir. İnşaat mühendisliğiyle depremin yıkıcı etkisi en aza indirilebilir. İnşaat mühendisliği afet sonrası döneme ilişkin ayrıntılı çalışmalar gerçekleştirir. Bırakalım deprem toplanma alanlarının, ulaşım güzergâhlarının yok edilmesini ya da yapılaşmaya açılmasını -örneğin, İstanbul’da böyle olmuştur- kentin depreme ve deprem sonrasına göre düzenlenmesini hükme bağlar.

Bütün bunlar “şapkadan tavşan çıkarmak” anlamına da gelmez. Eğer kentler ranta değil, insanın ihtiyaçlarına göre düzenlenirse, bugün önlenemez gibi görülen, hatta “takdiri ilahi” denilerek kaderi ile baş başa bırakılan pek çok olumsuzluk alt edilebilir.

Yok sayılamayacak bir noktaya temas etmek istiyorum: Ülkemizin deprem gerçeği ileri sürülerek toplumsal meşruluğu sağlanan Kentsel Dönüşüm projelerinin, rant değeri yüksek bölgelerden başlaması ve yeni mağduriyetlerle birlikte haksız zenginleşmeye sebebiyet vererek uygulanması, siyasi erkin neyi, ne kadar önemsediğini göstermektedir. “Resmi ağızlar” Kentsel Dönüşüm sürecinin tamamlanması için yaklaşık 20 seneye ihtiyaç olduğunu ifade etmektedir. Kaldı ki TOKİ aracılığı ile gerçekleştirilen projelerin yapı denetim sürecinden muaf tutulması, binaların deprem güvenliğiyle ilgili şüphelere yol açmaktadır.

Bu noktadaki kritik soru şudur: Bu zaman zarfında olası bir İstanbul Depremi’nin sonuçları ne olacaktır?

İşin en ürkütücü yanı budur. Olası senaryolar, geleceği karartacak içeriktedir. Elbette bu yazıda senaryoların içeriği ile ilgili bilgi verilmeyecektir. Ancak bilinmesini isteriz ki, İstanbullular kaderine razı şekilde deprem beklemektedir. Yine tekrarlamakta fayda görüyorum: İstanbul’da son birkaç yıldır, depreme maruz kalmadan binalar çökmekte, istinat duvarları yıkılmakta, yollarda yarılmalar oluşmaktadır. Hiç şüphe yok ki olası bir İstanbul Depremi’nin yıkıcı etkisi tahmin edilenden daha sert olacaktır. Bilinmesini isterim ki en iyimser senaryo bile ülkemizi altından kalkılması, telafi edilmesi zor sonuçlarla karşı karşıya bırakacaktır.

Türkiye bir “Deprem Ülkesi”dir. Ülke topraklarının yüzde 66’sı 1. ve 2. deprem bölgesinde yer almaktadır. Nüfusu 1 milyonun üzerindeki 11 büyük kent, toplam nüfusun yüzde 70’i, büyük ölçekli sanayi tesislerinin yüzde 75’i doğrudan deprem tehlikesi altındadır. Bu bir Türkiye gerçeğidir ve ne yazık ki bu gerçek, siyasi erkin karar ve tasarruflarını yeterli düzeyde etkilememektedir.

Her ne kadar ülke kamuoyu deprem gerçeği ile 1999 Depremi vesilesiyle karşı karşıya kalmış olsa da, İnşaat Mühendisleri Odası’nın 1961 yılında kamuoyunun karşısına “Yapı Polisi” önerisiyle çıktığını, o günden bu yana, doğal olarak 1999 Depremi’nden sonra artan bir ivmeyle, ülke gerçeklerini hatırlatmaya ve çözüm önerileri sıralamaya; ısrarla devam ettiğini kayda düşmeliyiz.

Ne yazık ki kayda düşmekle yetiniyoruz. Evet, biz ısrarcıyız. Ancak siyasi erk de ısrarcı. Sorumluluğunu ısrarla yerine getirmiyor. Israrlı bir biçimde ders çıkarılmıyor. Açık ki 1998 Ceyhan Depremi’nden ders alınsaydı, 1999 Depremi bu ölçüde yaşanmazdı. Aynı şekilde 1999 Depremi’nden alınmayan ders, 2011’de Van Depremi’nde karşımıza çıktı. Van depreminden alınmayan dersin sonuçlarıyla nerede ve ne zaman yüzleşeceğiz?

Sorunun yanıtından ziyade, ne yapılabilir; bununla ilgiliyiz. Çünkü kaçınılmaz olarak yüzleşeceğiz.

1509 Depremi’nin tarihte “küçük kıyamet” olarak yer aldığı biliniyor. Olası İstanbul Depremi’nin ise “büyük trajedi” olacağı ifade ediliyor. “Büyük trajedi” ifadesi bize ait değil, uluslararası ölçekte bilim insanları tarafından kullanılıyor.

İstanbul’un büyük trajediyi yaşamaması mümkün mü? Elbette mümkün. Depremin yıkıcı etkisinin azaltılması mümkün mü? Elbette mümkün. Bunun için öncelikle, siyasi erkin önceliklerini değiştirmesi gerekiyor. “Deprem Seferberliği” ilan etmek ilk adım yerine geçebilir. Merkezi bütçeden ve hatta kaynakları zorlayarak İstanbul’un yapı stokunun iyileştirilmesi doğrultusundaki çalışmalar hızlandırılabilir. Yapı denetimi de dâhil olmak üzere yapı üretim süreci yeniden düzenlenebilir, gerekli mevzuat değişiklikleri gerçekleştirilebilir. Bilim insanları, üniversiteler, meslek odaları, yerel yönetimler ile işbirliği sağlanabilir.

Eğer tabii derdimiz insan hayatının kutsallığı ise… Ancak “İmar Barışı” adı altında kaçak ve mühendislik hizmeti almadan inşa edilen yapıların yapı stoku içerisindeki mevcudiyetlerine devam etmesine izin verilirse, olası bir depremde yaşanacak can kaybının vebalinin kimlerin üzerinde olacağı tartışmaya kapalıdır.

“Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın.” diyen Fransız düşünür Albert Camus’un tespitinin yol göstericimiz olmasını dilemek, imkânsızı istemek midir?

*İMO İstanbul Şube Başkanı Nusret SUNA’nın Birikim Dergisi’nin 364. sayısında yayınlanan yazısı.