ÖLÇÜ 2018 KASIM SAYISINI İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ

İSTANBUL’UN KENT VE DOĞA SEÇİMİ

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi

Mart 2019 seçimleri etkisini her geçen gün daha fazla hissettiren ekonomik krizin gölgesinde gelip çattı. Geçtiğimiz dönem 3’ü büyükşehir olmak üzere toplam 94 HDP ve DBP’li belediyeye kayyum atandığı ve “metal yorgunluğu” gerekçesiyle 10’a yakın AKP’li belediye başkanına istifa ettirildiği göz önüne alındığında, Mart 2019 seçimlerinden sonra da yerel yönetimlerde hareketli günlerin yaşanması hiçbirimiz için sürpriz olmayacak.

Yerel seçimlerin gündemimizdeki yeri ağırlaşırken biz mimar ve mühendislerin yerel yönetimlere bakışını ve tercihlerini bilimin doğa ve emek sömürüsü için değil, tüm canlılığın ortak çıkarını savunacak ve aşırı üretim, durmaksızın büyüyen ve ranta dayalı ekonomik model çılgınlığıyla gelecek nesillerin doğadan yararlanma hakkını gasp etmeyecek anlayışlardan yana kullanacağı aşikardır.

Sanayi devriminin ardından hızla gelişen kapitalist ekonominin gezegenimizde yarattığı ekolojik kriz, tüm canlılığın devamlılığını tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Özellikle sera gazı emisyonlarının yaratmış olduğu küresel iklim değişikliği, 1970’lerden günümüze kuzey buz denizindeki buzulların %70 oranında erimesi ve deniz seviyesindeki artış, sıcaklıktaki değişikliğin özellikle tahıl üretimini olumsuz etkilemesiyle meydana gelen kıtlık, denizlere okyanuslara verilen kimyasalların yarattığı kirlilik, tatlı su kaynaklarının kirlenmesiyle gezegenin çeşitli bölgelerinde canlıların su kıtlığıyla karşı karşıya kalması, tarım kimyasalları, suni gübreler ve atıkların yarattığı toprak kirliliği vb. etkiler küresel ölçekte ekoloji mücadelesini canlı yaşamının devamlılığı için bir zorunluluk haline getirmiştir. Son olarak 195 ülkenin onayıyla Paris İklim Anlaşması kabul edilmiş ve anlaşma kapsamında küresel ısınmayı, sanayi devrimi öncesine göre 1,5 0C ile sınırlandırma hedefi konulmuştur. Bu hedefin kapitalizmin serbest rekabet ve aşırı üretim yasaları içerisinde ne kadar gerçekçi bir hedef olduğu ve ne kadar başarılabileceği merak konusudur.

Bugün dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi Türkiye de, yaşadığı ekonomik ve siyasal krizin yanında, 16 – 17 yıllık AKP iktidarı döneminde yoğunlaşan rant ve doğa sömürüsü politikalarının bir sonucu olarak ekolojik krizle yüz yüzedir. Özellikle son birkaç yılda çıkarılan KHK’lar ve başkanlık rejimine geçilmesinin ardından yapılan ve tasarı halinde olan mevzuat değişiklikleriyle, başta İstanbul olmak üzere, ülkenin dört bir yanında kıyı alanları, sit alanları, tarım alanları, mera ve orman alanları başta inşaat ve enerji sektörü olmak üzere sermayeye peşkeş çekilmektedir. Bunun sonucu olarak ülkede tarım ve hayvancılık bitme noktasına gelmiş, betonlaşma nedeniyle kentlerde yüzey akışları sellere dönüşmüş, HES Projeleri ile dereler kurutulmuş, termik santraller ile bölge halklarına zehir solutulmuş, Kuzey Çevre Otoyolu ve Bağlantı Yolları, 3. Havalimanı gibi projelerle orman alanları ve işçiler ranta kurban edilmiştir. Tabi ki bu saldırı politikaları karşısında Gezi Parkı ‘ndan Cerrattepe’ye, Bergama’dan Diyarbakır’a, Yeşil Yol’dan Dersim’e kadar coğrafyamızın pek çok bölgesinde kitleler, yaşam alanlarını ve doğayı savunmak için direnmişlerdir.

İstanbul yıllardır ülke genelinden farklı olmayan pek çok yıkım projesiyle yüz yüze kalmıştır. Son olarak Kanal İstanbul ve Yeni Şehir Rezerv Alanları projesi ile Küçükçekmece Lagünü’nden Marmara Denizi’ne, Karadeniz’den Ergene Havzası’na kadar Batı Trakya bölgesini büyük bir yıkım beklemektedir.

Mega ölçekli projelerle, İstanbul ve çevresi canlılar için daha da yaşanılmaz hale getirilirken, yıllardır sürdürülen yanlış politikaların sonucu olarak, günümüzde, kent içme suyundan hava kalitesine, plansız kentleşmeden betonlaşmaya kadar onlarca sorunla boğuşmaktadır.

İstanbul’da içme suyu yönetimi, büyükşehir belediyesi kuruluşu olan İSKİ tarafından yapılmaktadır. Ancak musluklardan akan su, içilebilir kalitede olmadığından damacana olarak temin edilmektedir. Damacana sularının dolumu ve temininde sağlık açısından uygunluğunun denetimi biryana, bugünkü ekonomik şartlarda harcanan miktar da önem arz etmektedir. Bu noktada musluklarımızdan içilebilir su akmasını hedefleyen, damacana mecburiyetini sonlandıracak çalışmaların yapılması gerekmektedir.

İstanbul gibi iki ayrı yarımada olarak konumlanmış ve ortasından boğaz geçişi olan bir şehirde, denizin rekreasyonel amaçlı olarak kullanılamaması, yerel yönetimin açık başarısızlığıdır. Popülist yaklaşımlarla kolayca oya çevrilecek yatırımların öncelik alması, ancak uzun vadede sonuç verecek ama yaşam ve şehir kalitesini arttıracak yatırımların ötelenmesi sonucunda, şehrimizde oluşan atık suyun büyük bir kısmı, yetersiz fiziksel arıtmadan geçirilerek denizlerimize ve boğaza deşarj edilmektedir. Atık su kolektörlerinin %90 oranında birleşik yapıda olması, zaten yetersiz olan arıtma tekniğini tamamen işlevsiz kılmakta, deniz ekosistemini; su canlıları ve rekreasyonel kullanım açısından aşağılara çekmektedir.

Atık su arıtımında, ileri arıtma tekniklerinin uygulanmasını, tüm kentsel arıtma tesisi çıkışlarında standart hale getirmeyi öncelikli hedefi olarak belirlemiş yerel yönetim anlayışı İstanbul için elzemdir.

Hava kalitesi açısından İstanbul, ölçümlere göre en kirli iller arasında yer almaktadır. Özellikle kış aylarında partikül madde ve kükürt dioksit parametreleri standartların çok üzerindedir. Hava kirliliğinin bu kadar yüksek olmasının sebebi, özellikle kentsel dönüşüm nedeniyle inşaatların artması, yoğun trafik yükü ve fosil yakıt kullanımıdır. Ayrıca plansız ve yoğun yapılaşmanın hava sirkülasyonunu kısıtlaması, hakim rüzgar sirkülasyonunu engelleyen dikey yapılaşmaya izin verilmesi, ormanlık alanlarda kaçak yapılaşmaya göz yumulması da hava kirliliği seviyelerinin artmasına neden olmaktadır. Yerel yönetim örgütünün, toplum sağlığını korumak ve halkın yaşam kalitesini arttırmak için belirtilen kirlilik nedenlerinin azaltılmasına yönelik çalışmalara öncelik vermesi gerekmektedir.

Özellikle sosyal yardım amacıyla dağıtılan yüksek kükürt içerikli kömür kullanımının, hava kirliliğini arttırdığı göz önüne alınarak, sosyal yardım tarzının değiştirilmesi gerekmektedir. Diğer taraftan, kentsel dönüşüm kapsamında yapılan yıkım ve inşaatlar ile inşaat sektörüne yönelik beton santrallerinin de partikül madde kirliliğine önemli katkısının olduğu aşikardır. Yıkım, hafriyat kazısı, taşınması ve inşaat sürecinde oluşan toz emisyonlarının izolasyon, sulama, filtrasyon teknikleriyle en aza indirilmesine yönelik çalışmalar, yerel yönetim tarafından kontrol edilmelidir. Ayrıca hafriyat kamyonlarının trafiğe çıkmadan tekerlek yıkamasını yapması, aracının branda ile kapatılması il bazında hava kirliliği ile mücadele kapsamında trafik ekiplerince, sıkı şekilde takip edilmelidir.

Plansız yapılaşma ülkemizin ve şehrimizin kangren problemidir. İlaveten mega projeler ile nüfus artışı tetiklenmekte ve orman alanlarının azalmasına neden olarak hava sirkülasyonunun engellenmesi sonucunda, şehir üzerinde inversiyon tabakası oluşumu hızlandırılmaktadır. Özellikle kış aylarında trafiğin yoğun olduğu bölgelerde, hava sirkülasyonu da yeterli değilse, sağlıklı hava kalitesi değerlerinin çok üstünde kirlilik değerleri ölçülmektedir.

Kuzey otoyolu projesi ile ormanlık alan açılarak oluşturulan yol geçişine ilaveten güzergahın yapılaşmaya açılması, İstanbul’un hava kalitesi açısından, özellikle hakim rüzgar önünde set oluşturması nedeniyle büyük tehdit oluşturmaktadır. Toplum ve halk sağlını öncelikli hedefi olarak belirleyen yerel yönetimin bu tür projeleri çevresel etkilerinin önemi açısından değerlendirmesi gerekmektedir.

Deprem kuşağında bulunan kentte afet yönetiminin sağlıklı işlememesi, toplanma alanlarına inşaat yapılması gibi olumsuzluklar bulunmaktadır. İklim değişikliği nedeniyle değişen yağış rejimleri zaman zaman İstanbul da dahil olmak üzere sel baskınlarına neden olmaktadır. Bu nedenle öncelikle mevcut atık su kollektörlerinin gözden geçirilmesi ve gerekli revizyonların yapılmasının ardından büyükşehir belediyesinin ve ilçe belediyelerinin de dahil edildiği acil eylem planlarının yapılması gerekmektedir.

İnşaat ve rant öncelikli şekillenmiş büyükşehir yaşam tarzının dayatmış olduğu beton, çelik ve camla çevrelenmiş yaşam alanı içinde, istatistiklerin de doğrulamış olduğu haliyle kişi başına 5,8 m2 yeşil alan (refüjler dahil olmak üzere) yetersizliği özellikle çocuklar ve diğer tüm halkın sosyal ve psikolojik açıdan da ne kadar sıkışmış olduğunun göstergesidir.

İstanbul özelinde yaşanan bu sorunlar, şiddeti değişmekle birlikte hemen tüm kentlerde kendini göstermektedir. Kentlerin canlı yaşamı için her geçen gün daha da sağlıksızlaştığı, özellikle inşaat ve enerji sektörünün ihtiyaçları uğruna doğanın geri dönüşsüz katliamına izin verildiği coğrafyamızda, seçilen belediye başkanlarının yeteneksizlikleri, usulsüzlükle kendisine ve yakın çevresine rant sağlamak için kentin parsel parsel satılmasına ve doğanın talanına yönelik uygulamaları, yaşadığımız sorunlar açısından elbette önemlidir. Ancak bu sorun özünde belediye başkanlarının bireysel yeteneksizliği veya aç gözlülüğünden daha derindedir. Sorunun özünü sistemsel olarak yönetim anlayışındaki yanlışlıklar oluşturmaktadır. Dolayısıyla var olan yanlış düzende o düzenin devamını sağlayacak belediye başkan adayları, halkın önüne çıkarılmakta, desteklenmekte, reklamları yapılmaktadır. En basitinden seçim döneminde adaylar, propaganda dönemlerini eşit koşullarda geçirmemekteler. Ekonomik olarak güçlü olan adayların veya belirli sermaye gruplarınca desteklenenlerin görünürlüğüyle mütevazi bir işçi – emekçi adayın, hele hele bağımsız ise propaganda imkanları arasında büyük bir fark vardır. Bu durum fiili olarak halkı sermayenin desteklediği adaylar arasından seçim yapmaya zorlamaktadır. Kısacası eşitsiz bir sistemden doğan eşitsiz seçim yarışı sonucunda oluşan yerel yönetim anlayışı, uygulamalarıyla toplumdaki eşitsizliğin derinleşerek devam etmesine yönelik politikalar üretmektedir.

Mevcut seçim yasası kapsamında seçilen belediye başkanları ancak merkezi yönetim tarafından görevden alınabilmektedir. Bunun dışında yasal olarak belirlenen görev süresi boyunca herhangi bir nedenle görevinden ayrılması gerekmez. Bu durum görevini layığıyla yapmayan, seçmene verdiği sözleri yerine getirmeyen ya da belirli zümrelerin imtiyazlarını koruyan belediye başkanlarının halkın kararı ile görevden alınması/geri çağrılmasının önünde engeldir. Oysaki gerçek bir demokraside kararların halk ile birlikte alınması, yürütme organlarının bu kararlara aykırı davranışlarında halk tarafından görevden el çektirilerek yeni bir yürütmenin seçilmesini gerektirir.

Yerel yönetimlerde azami-merkeziyetçi anlayışın yerine ademi merkeziyetçi anlayışın örgütlenmesi gerekmektedir. Bu şekilde yönetilen bir kentte, kentin sorunlarına yönelik çözümler belediye meclislerindeki meclis üyelerinin kısır tartışmaları ve hangi sermaye grubunun hangi projeden nemalanacağına göre alınan politik tutumlarla değil, mahalle meclisleri ve komitelerinde belirlenen çözüm önerilerinin tartışıldığı, sorunun muhatabı olanların çözümün de muhatabı olduğu bir anlayışla geliştirilir. Örneğin Kanal İstanbul gibi mega ölçekli projelerin hayata geçirilmesinde yapım aşamasından işletilmesine kadar yüzbinlerce insan etkilenecektir. Yapım aşamasında hafriyat çalışmaları boyunca oluşacak tozumayla kanal güzergahında yaşayan tüm canlılar olumsuz etkilenecek, dip taramasıyla sedimentte bağlı ağır metaller serbest kalacak ve kirlilik Marmara Denizi’ne yayılacak, Karadeniz ve Marmara Denizinin tuzluluk oranları değişecek, yeraltı sularına tuzlu su girişleri olacak ve karasal tuzlanma gerçekleşecektir. Geniş bir bölgede pek çok olumsuz sonuçlar doğuracak böyle bir proje, mevcut anlayışta, bazılarının bir çift sözüyle hayata geçirilmek istenmektedir. Bu yönetim anlayışı kabul edilebilir değildir.

Mart 2019 yerel seçimlerinde tüm mimar ve mühendislerin doğadan, bilimden ve emekten yana politikaları savunması, TMMOB’nin unutulmaz başkanı Teoman ÖZTÜRK’ün belirttiği gibi; bilimi ve tekniği emperyalizmin ve sömürgenlerin değil emekçi halkımızın çıkarları için kullanan anlayışların kazanması için mücadele etmesi, günümüzde yaşanan kent ve ekoloji sorunları göz önüne alındığında belki de hiç daha elzem olmamıştı.