ÖLÇÜ 2018 KASIM SAYISINI İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ

MODERN KENTLEŞMEDE JEOLOJI MÜHENDISLIĞI HIZMETLERININ ÖNEMI VE YEREL YÖNETIMLER

TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi

Özet

Yerel yönetimler, karar organları yerel toplulukça seçilerek göreve getirilen, yasalarla belirlenmiş görev ve yetkilere haiz, özel gelirlere, bütçeye ve personele sahip, üstlendiği hizmetler için kendi örgütsel yapısını kurabilen, merkez yönetimi ile ilişkilerinde idari özerklikten yararlanan kamu tüzel kişileridir. Ve Türkiye, 31 Mart 2019 tarihinde bir kez daha sandık başına giderek, 5 yıl süresince kendilerine teknik, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda hizmet edecek yeni yerel yöneticilerini seçecek… Her seçim dönemi öncesi olduğu gibi bu seçim döneminde de TMMOB bileşenleri, kendi meslek disiplinlerinin ilgi alanları kapsamında yerel yönetimlerden beklentilerini farklı mecralarda dile getirecekler…

Çağdaş bir kent yaşamının temel ilkelerinden biri olan çevrenin etkin ve verimli kullanımı, yerel yönetimlerin denetiminde jeoloji mühendisliğinin farklı çalışma alanlarında üretilen verilerden yararlanılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu anlamda kent planlamasında dikkate alınması gereken verilerin başında, yerleşim alanı olarak seçilecek arazinin jeolojik, jeokimyasal ve jeoteknik özellikleridir. Bu yazıda arazi kullanım planlamalarında jeolojik verilerin önemi tartışılacak; jeolojik ve jeomedikal riskler ve bu riski taşıyan alanlar hakkında bilgi verilerek, bu ve benzeri alanların jeoloji mühendisliğinin farklı disiplinlerinin ürettiği verilerin kullanılmasıyla belirlenmesinin kentleşmedeki önemi ve kentlerde yaşam kalitesine kattığı değerler, yurt içinden ve yurtdışından örnekler üzerinde ele alınacaktır.

1. Giriş

Makro (bölge) ve mikro (kent) planlar, mevcut veri ve bilgiyi kullanarak planların yapıldığı zaman dilimindeki sorunları tanımlamak, bu verilerden hareket ederek de gelecekteki sorunları öngörmek, bu sorunları çözmek için kısa, orta ve uzun dönemli hedefleri koymak ve bu hedeflere ulaşmak için uygulanacak yöntemleri belirlemek için yapılmaktadır. Gelişmiş uygar ülkeler, şehir ve bölge planlarına sadık kaldıkları içindir ki, yerel yönetimlerin çarpık kentleşme sorunu yoktur ve halk gıpta ile baktığımız kentlerde yaşamaktalar. Oysa ülkemizin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde, şehir ve bölge planlaması kültürünün yerleşmemiş olması nedeniyle, kontrolsüz şekilde artan nüfus ve buna paralel gelişen çarpık kentleşme sorunu yaşamakta olup, sorun yerel yönetimleri de aşarak hükümetlerin en büyük problemi haline gelmiştir. Ülkemizde başta büyük şehir belediyeleri olmak üzere pek çok şehirde, yer seçiminde jeolojik sınırlamaların göz ardı edilmiş olması, sorunların çözümünü daha da zorlaştırmıştır.


Bennette ve Doyle (1999), kentleri, uzak ve/veya yakın doğal çevreden karşıladığı enerji, su, hammadde ve yiyecek kaynaklarını kullanarak ürün (endüstriyel ve ticari), atık ve bu atıkların hava, su ve toprakta geri dönüşüm ve tekrar dağıtım kapasitelerini aşmasıyla ortaya çıkan kirlilik üreten bir makineye benzetiyor (Şekil 1).

Şekil 1. Şehir makinası: girdiler, çıktılar ve bakım arasındaki denge (Bennette ve Doyla, 1999; Kurt ve Arık 2010’dan alınmıştır)


Bu makinenin düzenli işlemesi doğal kaynakların teminine (su, metalik ve metalik olmayan doğal kaynaklar, yapı malzemeleri, enerji hammadde kaynakları) güvenliği ise iç ve dış jeolojik sürçlerden kaynaklanan doğa afetlerine bağlıdır (Şekil 2). Dolayısıyla hem bölge hem de kent ölçeğinde yer seçimini etkileyebilecek en temel sınırlamalar fiziksel ve jeolojik sınırlamalardır.


Şekil 2. 17 Ağustos 1999 Kocaeli depremi sonrası Avcılar ilçesinden bir görünüm (https://m.bianet.org/bianet/toplum/4057-avcilar-gozden-irak-ama-deprem-gercek)

Bu sınırlamalar, topografya, iklim şartları, sismoloji, jeolojik yapı, deprem durumu, fay zonları, heyelanlar, sel, çığ, erozyon, mineralojik ve jeokimyasal özellikler, hidrojeolojik özellikler, yapı malzemeleri ve toprak kalitesi olarak özetlenebilir. Bu sınırlayıcı faktörlere yakından bakıldığında, iklim şartları ve çığ hariç, tümünün jeoloji bilim ve mühendisliğinin farklı çalışma alanlarının konusu olduğu görülecektir. Dolayısıyla çevrenin jeolojik unsurları planlamada hem yönlendirici, hem özendirici ve hem de çoğu kez sınırlayıcı rol oynamaktadır (JMO, 2017; Kurt ve Arık, 2010; Örgün ve Erarslan, 2012, 2013,2018; Sancar ve Aydemir, 1998). Tümü insan hayatı ile ilgili olan bu sınırlamalar, kent plancılarının yer seçiminde uygun alanlar bulmasını güçleştirmektedir (Kurt ve Arık, 2010). Araziler yerleşime uygunluk açısından; yerleşime uygun olan, önlem alınarak yerleşime uygunluk elde edilebilen ve yerleşime kesin olarak uygun olmayan araziler şeklinde üç grupta ele alınmaktadır. Yerleşime kesin olarak uygun olmayan alanlar, jeolojik çalışmalarla elde edilen sonuçlara göre açık bir şekilde belirlenebildiği için, yeni yerleşim alanlarının planlanmasında öncelikle jeolojik verilerin dikkate alınması gerekmektedir. Kurt ve Arık 2010’da ifade edildiği gibi, ülkemizdeki mevcut yasa ve yönetmelikler imar planları yapılırken değerlendirilmesi gereken fiziksel yapı ve çevresel kaynaklar bölümünde jeolojik ve jeoteknik etüt raporlarına dayalı olarak deprem, taşkın, heyelan vb. doğal afet durumlarının araştırılması gerektiği ve jeolojik raporun tamamının araştırma raporu olarak ekinde verileceği belirtilmektedir. Forster ve Culshaw (1990)’a göre planlama için yapılan jeolojik ve jeoteknik araştırma raporları, planlamanın daha sonraki çalışmaları için de temel bilgi kaynağı olacaktır.

Kent planlamasında jeolojik- jeoteknik verilerin yanı sıra bölgenin mineralojik ve jeokimyasal özelliklerinin de dikkate alınması gereklidir. Zira yaşam ve yaşamsal faaliyetler jeolojik ortamın bir parçasında, jeolojik unsurların denetiminde sürdüğüne göre, jeolojik faktörlerin genelde yaşam, özelde ise insan sağlığı üzerinde belirleyici etkiye sahip olduğu kesindir. Örneğin; ülkemizin pek çok ilçe ve köyünde topraklarında bulunan lifsi yapıdaki mineraller (eriyonit ve asbest) nedeniyle ciddi sağlık sorunları yaşanmaktadır. Örneğin, Ürgüp ilçesi ve birçok köyü eriyonit mineraline bağlı gelişen mezotelyoma ve pnömokonyoz vakası saptanmıştır (Barış,2002,2005). Bu nedenle toplum sağlığını koruma alanındaki multi- disipliner çalışmalar (Tıbbi Jeoloji-Jeomedikal gibi), başta kanser vakaları olmak üzere, hastalıkların değişik formlarına neden olan jeolojik faktörler üzerine yoğunlaşarak, hastalıkların gelişimini zaman ve mekân için de değerlendirmeye başlamışlardır. Dolayısıyla arazi kullanım planlaması, her ülke için geleceğe dönük hedeflere ulaşılmasında büyük öneme sahiptir ve bu çalışmalar çok güvenilir düzeyde yürütülmelidir.


2. Kent planlamasında jeolojik ve jeoteknik çalışmalar

Bu başlık altında kent planlamasında yapılması gereken jeolojik ve jeoteknik çalışmalar Kurt ve Arık, 2010 ( sf.255-274) ‘dan yararlanılarak genel olarak tanıtılacaktır. İlgili bölgenin jeolojik ve jeoteknik özelliklerini içeren “mühendislik jeolojisi” bilgileri, genel olarak afet tehlike ve risk analizlerinde; arazi kullanım planlarında; yer seçiminde; kütle hareketlerinin sınıflaması ve izlenmesinde; duraylılık analizleri ve stabilizasyon önlemlerinde; baraj, tünel, gibi büyük mühendislik projelerinin başından sonuna kadar pek çok aşamasında; metalik ve metalik olmayan hammadde kaynaklarının işletmeciliğinde; boru hattı, kanal, demiryolu ve otoyolu güzergahlarının belirlenmesi ve ayrıca çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) çalışmalarında kullanılmaktadır. Konusunda uzman jeoloji mühendisleri tarafından üretilen mühendislik jeolojisi verilerinin kullanılmasıyla, büyük, orta ya da küçük ölçekli projelerin çoğu zaman belirlenen süreden önce tamamlandığı ve öngörülenden daha ucuza mal olduğuna dair pek çok örnek vardır.

İmara açılan alanlarda planlanan her türlü yapı için ayrıca “zemin etüdü” yapılarak, yapının mimari projesi ve statik hesaplamaları için gerekli bilgiler sağlanmaktadır. Her türlü inşaatın güvenilirliği her şeyden önce zemin özellikleriyle ilişkili olduğu düşünüldüğünde, yeterli ve güvenilir zemin etütlerinin önemi ortaya çıkmaktadır. Zemin durumu, deprem etkisi ve kat adedine göre zemin etütlerinde hangi çalışmaların yapılacağı yasa ve yönetmeliklerle belirlenmiştir. İmar planına esas jeolojik ve jeoteknik etütler sonucunda hazırlana raporlarda inşaat yapılmak istenen alan: uygun alan, az riskli alan, riskli alan, çok riskli alan ve uygun olmayan alan şeklinde sınıflandırılır. Riskli alanlarda yerleşilebilme olanakları ile hangi koşullarda risklerin giderilebileceği araştırılması amacıyla jeoloji mühendisleri tarafından laboratuvar deneyleri yaptırılır; elde edilen sonuçlar jeoteknik rapor olarak düzenlenir. Zemin etüt çalışmalarının güvenilir sonuçlar vermesi, çalışmaların, konusunda uzman jeoloji mühendisleri tarafından organize edilip sonuçlandırılması ve hem arazi hem de laboratuvar çalışmalarının kesinlikle yerel yönetimlerin konusunda uzman denetleme elemanları tarafından yerinde sıkı denetim yapmasıyla mümkündür.

Kent planlamasında yer seçimini etkileyebilecek en temel fiziksel ve jeolojik sınırlamalar genel başlıklar halinde şunlardır: Topografya, iklim şartları, sismoloji, jeolojik yapı, hidrojeolojik özellikler, hammadde kaynak alanları, jeositler ve toprak-zemin kalitesidir.

Jeolojik yapı: Planlanan arazinin bulunduğu bölgenin stratigrafik konumu, yapısal, litolojik ve fiziksel özellikleri ve ayrışma durumu detaylı olarak ortaya konmalıdır. Bu kapsamda arazinin; ana kayaç yapısı, kayaç türleri, tabakaların genel doğrultu ve eğim yönleri, kırık ve çatlakların tespiti ve dağılımı, kayaçların ayrışma derecesi ve ayrışma zonlarının belirlenmesi çalışmaları yapılır. Yanı sıra zemin ve kayanın mühendislik jeolojisi yönünden özellikleri, kütle hareketleri (heyelan, kaya ve çığ düşmesi, yamaç döküntüsü), kıyı dolgu alanları, taşkın alanları, toprak yapısı ve hafriyat özelliklerinin tanımlanması gerekir.

Zemin özelliklerinin daha ayrıntılı olarak ortaya çıkartılması için araştırmanın sondajlarla desteklenmesi gerekir. Hem imara esas hem de parsel bazında yapılan çalışmalarda, sonradan ortaya çıkabilecek ve onarılması mümkün olmayan problemlerin önceden tahmin edilebilmesi için sondaj çalışmalarının zeminin durumun göre uygun derinlikte ve sayıda eksiksiz ve mutlaka yapılması gereklidir. Çünkü sondaj çalışmaları ile yapının oturacağı zemin, derinlemesine özellikleri ortaya koymakta olup, sondaj çalışmasıyla eşzamanlı yapılan yerinde ve sondajdan alınan örnekler üzerinde laboratuvarda yapılan deney sonuçlarıyla zeminin birçok özelliği detaylı bir şekilde ortaya konmaktadır. Mimar ve inşaat mühendisi ancak bu verilere sahip olduktan sonra projelerini hazırlayıp uygulamaya koyabilirler.

Hidrojeolojik özellikler: Gerek kentin içme ve kullanma suyu ihtiyacının karşılanması gerek su ile ilgili olarak oluşabilecek taşkın, sel, heyelan, zemin oturması ve sıvılaşma gibi jeolojik ve jeoteknik sorunların önlenmesi, gerekse de su kirliliği sorunlarının çözümü için planlama alanının hidrojeolojik şartlarının çok iyi bilinmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu amaçla arazinin bulunduğu bölgenin yağış durumu (hidrolojik özellikleri), drenaj yapısı, dere ve nehir debileri, yeraltı suyu seviyesi, yeraltı ve yüzey sularının mevcut durumu ve kirlenmiş olup-olmadıkları mutlaka ortaya konmalıdır. Yeraltı suyu


Seviyesindeki mevsimsel değişikliğin en az bir yıl süresince izlenerek belirlenmesi gerekir. Çünkü su seviyesindeki değişimler zeminde alterasyona, çatlamalara ve çökmelere neden olmaktadır. Özellikle kentsel atıkların depolandığı alanlarında yeraltı suyunun atıklarla temas etmemesi gerekir. Aksi halde atıklarla temas eden yeraltı suları hızla kirlenerek, kent halkının sağlığı açısından ciddi sorunlara yol açar ve sular kullanım dışı kalabilir.

Kaynak alanları: Hangi ölçekte ve türde olursa olsun, inşaatların yapımında beton dolayısıyla beton agregası

(kum-çakıl gibi), kil, marn, mıcır, toprak, hafif agregalar, vb gibi doğal yapı malzemeleri kullanılır. Belirli fiziksel, mekanik ve teknolojik özelliklere sahip bu yapı malzemelerinin yanı sıra, metalik ve metalik olmayan (endüstriyel hammaddeler) doğal hammadde kaynaklarının, kömür dâhil enerji hammadde kaynaklarının bulunduğu kaynak alanlarının ve su havzalarının, özel olarak belirlenmesi ve korunması gerekir.

Jeopark ve Jeosit alanlar: Planlanan alanlarda bulunan ve sahip olduğu fiziksel görünüm, jeolojik yapı ve konum olarak dünyada benzeri az ya da olmayan doğal alanların ve yapıların (kaya ve/veya mineral) özel olarak belirlenmesi ve dünya mirası olarak korunması gerekir. Örneğin, ülkemizde Kapadokya bölgesi, Pamukkale, Meke gölü, Kızılcahamam silisleşmiş ağaç ormanı, Narman kırmız kayaları, Sivrihisar granitleri örneklerinde olduğu gibi.

3. Arazi kullanım planlamalarında jeolojik verilerin önemi

Dünyada 20.yy’ ın sonuna kadar yapılan planlarda, genel olarak ilgili arazilerin mühendislik jeolojisi özellikleri dikkate alınmış, mineral hammadde potansiyelleri (metalik, metali olmayan ve enerji hammadde kaynakları) ve hidrojeolojik, pedolojik, sismolojik ve özellikle Tıbbi Jeolojik (Jeomedikal) faktörler göz ardı edilmiştir. Bu durum, bir yandan jeolojik zenginliğin sürdürülebilir rasyonel kullanımlarını engellerken, diğer yandan jeomedikal risk faktörlerin ( örneğin kayaç ve toprakta aşırı element ve mineral zenginleşmesi gibi) gözden kaçırılmasına neden olarak, özellikle kırsal bölgelerde ciddi sağlık sorunları yaşanmakta, köyler taşınmaktadır. Örneğin, Ürgüp ilçesinin bazı köylerinde, köyün kayaç ve topraklarında Eriyonit mineraline bağlı gelişen mezotelyoma hastalığı nedeniyle köylerin taşınması ya da içme sularında F fazlalığı nedeniyle gelişen florisi hastalığı nedeniyle, Eskişehir’in Kızılcaören köyünün taşınması kararının alınması gibi.


Jeolojik zenginlik ile arazi kullanımı arasındaki bir diğer önemli çatışma, yeraltı suyu kaynakları ve maden yatakları gibi doğal kaynakların bulunduğu alanlarda büyük yerleşimlerin, kentlerin ya da ana trafik arterlerinin inşası sırasında yaşanmaktadır. Kentsel gelişim ve jeolojik zenginlik arasındaki bu çatışmaya en güzel örnek, ülkemizde Zonguldak ilinde yaşanmaktadır. Taşkömürü yatakları üzerinde kurulmuş olan şehirde, yeraltı kömür madenciliği nedeniyle, kentte sık sık yaşanan çökmeler ve buna bağlı yaşanan ekonomik ve sosyal sorunlar yerel yönetimin önemli gündemini oluşturmaktadır (Şekil 3).

Şekil 3. Zonguldak'ın Kozlu ve Kilimli ilçelerinde maden faaliyetleri nedeniyle bazı evlerin tabanlarında çökme, duvarlarında çatlaklar oluştu. (https://www.haberler.com/tasman-evsiz-birakti-6303575-haberi/)


Benzer sorun ve sıkıntılar İstanbul’ un Asya ve Avrupa yakasındaki taş ocakları içinde geçerlidir. Günümüzde yerleşim alanları içinde kalan ocaklar, bir yanda üretim aşamasından kaynaklanan başta toz ve gürültü olmak üzere ciddi çevre ve sağlık sorunlarına neden olurken, diğer yandan da önemli miktarda rezerv yerleşim alanları altında, kullanım dışı kalmıştır. Aynı şekilde önemli miktarda linyit kömürü ve kil rezervi üçüncü hava alanı altında kalmıştır. Bu ve benzeri örnekler, jeolojik potansiyelin yönetimi ve korunması ile arazi kullanım ihtiyacının karşılanması arasında dengenin kurulabilmesi için, jeoloji bilim ve mühendisliğinin bilinçli bir şekilde kullanılmasını zorunlu hale getirmektedir.

Bu birkaç örnek bile, bölge ve şehir planlarında arazi kullanım planlamasına dönük en önemli unsurun, bu planların sürdürülebilir gelişme anlayışı ile genel kabul görmüş ekolojik ilkelere dayanması ve standart planlama, düzenleme ve arazinin korunmasına yönelik kurallara uyulmasının zorunluluğunu göstermeye yetmektedir. Bu da hükümet ve yerel yönetimlerin, hem doğal kaynakların akılcı kullanım amacıyla korunmalarına dönük, hem de insan sağlığının korunması ve toplumun yaşam ve çalışma şartlarının iyileştirilmesini önemseyen planlamalar yapmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla jeolojik ortamın arazi kullanım planlaması açısından sınıflandırılmasında iki temel yaklaşım vardır:

1-Tehlikelerin belirlenmesi

2- Kaynakların belirlenmesi.

Doğa olaylarının (deprem, volkan patlaması, heyelan vb) olmasının önüne geçemeyiz, ancak, bilimi ve tecrübeyi kullanarak bunların afete dönüşmesini önleyebiliriz. Bunun için de tehlikeler her zaman dikkate alınmalı, doğal kaynaklara ise daha özenle yaklaşmalı ve bu süreçlerle (jeolojik süreçler) sınırlandırılan yaşam koşullarını kaynaklara uydurmak için çaba harcanmalıdır. Bölgesel rezerv/kaynak (katı, sıvı, gaz yeraltı ve yer üstü doğal kaynaklar), aktif ve kapatılmış maden işletme sahaları, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının kullanımı, su havzaları, akarsulardan sulama, enerji amaçlı barajlar yapma ve nehir ve denizlerden ulaşımda yararlanma ve bunların altyapısının oluşturma işlemlerinin hepsi bölgesel planlamaların içinde olmalıdır. Yapılan planlarda, jeolojik şartların izin verdiği ölçüde, yöre peyzajının özgün özelliklerini ve toprakların tarımsal değerini korumaya en üst düzeyde özen gösterilmelidir. Bu süreçlerde jeoloji bilim ve mühendisliği, planlamada ve plancılarla birlikte yer almalı; yerleşim alanı olarak geliştirilmesi düşünülen alanın arazi kullanım potansiyeli ve bu potansiyeli kontrol eden jeolojik sınırlamalar tüm boyutlarıyla açıklanmalıdır (Blirka, 1990). “Çevre Jeolojisi” ve “Kent Jeolojisi” bilim dalları da zaten bu ihtiyaç ve zorunluluktan doğmuştur.

Jeolojik haritalar ve kent yönetiminde önemi

Jeolojik ortamın karakteristikleri ile ilgili bilgi ve bunların doğru tanımlanması, üretilecek alansal ve kalkınma amaçlı planların kalitesi açısından vazgeçilmez önkoşullardır. Bölge ve kent planlamasında, dolayısıyla sağlıklı kent yönetiminde ilk önce yerleşim alanları için yukarıda özetlenen bütün sınırlamaları içeren haritalar oluşturulmalıdır. Arazi kullanım planlamasına yönelik multi-tematik haritaların ilk temeli 1961 yılında eski Çekoslovakya’da oluşturulmuş, ardından Avrupa ve ABD’de yaygınlaşmıştır. ABD ve Kanada’da, arazi planlamasının gerekleri açısından jeolojik sorunlar için jeolojik ortam haritası terimi kullanılmaktadır. Ancak bu terim farklı eyaletlerde doğal koşullara, nüfus yoğunluğuna ve kalkınma planlarına bağlı olarak farklı anlamlarda kullanılabilmektedir. Örneğin, ABD’nin batı kesimlerinde sismisite ve arazi stabilitesi en önemli konu iken, diğer bölgelerinde madencilik sonrası toprağın ıslahı ya da yeraltı suyu kirliliği daha çok önem taşımakta, kıyı alanlarında ise deniz suyu girişimi ön plana çıkmaktadır. Büyük Britanya’da ilk jeolojik ortam haritası 1980’li yılların başında İskoçya’da bir bölge için oluşturulmuştur. Bu AB, ABD, Kanada, Avusturalya, son yıllarda Rusya ve diğer gelişmiş ülkelerde bölge ve kent planlamaları ve şehirlerde yapılan çevre düzeni çalışmaları jeolojik ortam haritalarına göre yapılmakta olup, sonuçları ortadadır.

Arazi kullanım planlaması yapılırken çevre korunması sürecindeki jeolojik sorunlar şüphesiz yukarıda verilen birkaç örnekten de anlaşılabileceği gibi her ülkede aynı düzeyde ele alınmaz. Bu anlamda jeolojik sınırlamaları belirlemek için talep edilen haritaların konuları aşağıdaki gibi özetlenebilir (JMO,2011’den alınıp -düzenlenmiştir):


1. Jeolojik, yapısal jeolojik, hidrojeolojik, jeokimyasal ve diğer haritaları içeren jeolojik ortam haritaları dizisi.

2. Doğal zenginlik kaynaklarını jeolojik konumunu ve dağılımını (katı, sıvı, gaz) gösteren potansiyel haritaları,

3. Yüzeydeki ve derindeki mineral hammaddeleri uygun boyut ve ayrıntı düzeyinde gösteren jeolojik rezerv haritaları.

4. Özgün sorunlara ilişkin tematik haritalar (Jeomedikal haritalar, radon haritası, vb.).

5. Ele alınan konuya ilişkin arazi verilerini ve diğer verileri içeren dokümantasyon haritaları (mühendislik jeolojisi haritaları, yerleşime uygunluk haritaları, arazi duraylılık haritaları vb.).

6. İnceleme alanındaki farklı tehlike türleri (heyelan, taşkın, alterasyon, su kirliliği, vb) ve

düzeylerini gösteren tehlike haritaları.

7. Belli tehlike türünün etki olasılığını ve boyutunu yansıtan jeolojik risk haritaları.

Doğal ortamın arazi kullanımı açısından en verimli şekilde değerlendirilmesi için, planlamacının araziyi oluşturan tüm unsurları ve yanı sıra araziyi biçimlendiren tüm doğal süreçleri yukarıda belirtilen haritalar doğrultusunda dikkate alarak, arazinin hangi koşulda bir kaynak, hangi koşulda bir tehlike olarak değerlendirilmesi gerektiğini bilmesi de zorunludur.

Öte yandan günümüzde çoğu büyük yerleşim birimi zaten jeolojik tehlike bölgelerinde kurulu olduğundan, bu koşullarda bilimsel gözlem ve araştırmalarla ortaya konmuş bilimsel veriler doğrultusunda hazırlanmış yerel ve genel yasa ve yönetmeliklerin zorunlu olarak uygulanması gerekir. Örneğin, Kaliforniya’da (ABD) çoğu konut, hastane ve okul doğrudan aktif faylar üzerinde inşa edilmiştir. Bu durum büyük tehlike yarattığı için yerel otoriteler, eyaletteki jeolojik tehlike bölgeleri konusunda bir yasa çıkarmış ve kent faaliyetlerinin yönetilmesi sürecinde bu yasalara tavizsiz uyularak, olası tehlikeler çözülmüştür (Howard ve Remson, 1978). Benzer şekilde, önemli bir kısmı deniz seviyesi altında olan Hollanda da, birçok şehir kıyı ve deniz jeolojisi konusunda uzman Jeoloji mühendislerinin karar merciinde olduğu kurullar tarafından sorunsuz bir şekilde yönetilmektedir.

Ülkemizde de yaşanan birçok çevre sorunu jeoloji bilim ve mühendisliği veri ve haritaları kullanılarak çözülebilir. Bu konuda en çarpıcı örnek: T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, İstanbul Valiliği ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi işbirliğinde, Jeoloji Mühendisi Prof. Dr. Atiye Tuğrul Koordinatörlüğünde yürütülen “Cebeci Maden Bölgesi Projesi” ile yıllardır sorun yumağı haline gelen Cebeci Bölgesindeki taş ocakları yeniden yapılandırılmıştır. Bu proje kapsamında, sahadaki jeolojik, jeoteknik, hidrojeolojik, çevresel ve üretim kaynaklı riskler ile bu risklerin kontrol ettiği ekonomik riskler çok farklı disiplinlerden mühendisler bir araya gelerek ayrıntılı incelenmiş olup, hazırlanan proje ile bölgedeki agrega kaynakları, “Çevreye duyarlı” madencilik ile en verimli şekilde değerlendirilecektir. Şekil 4’ de proje kapsamında yapılan çalışmalar sonucunda Cebeci bölgesinin üç boyutlu modeli üzerinde tesis ve stok sahalarının konumu görülmektedir. Bu projede jeolojik veriler, projede çalışan diğer mühendislerin çalışmalarına önemli altlık oluşturmuştur. Kuşkusuz, sahanın jeolojik ve hidrojeolojik modeli, ayrıntılı mühendislik jeolojisi araştırmaları ve haritalarının yanı sıra jeoteknik araştırmalarla belirlenen kayaç kalitesi, şev geometrileri değerlendirilerek; maden mühendisleri tarafından maden dizaynı, patlatma dizaynı, üretim termin planı hazırlanabilir, tesis dizaynı yapılabilir, saha planlanabilir (Tesis, stok sahaları vb.), çevre mühendisleri tarafından çevresel riskler belirlenebilir, toz modellemesi yapılabilir, inşaat mühendisleri tarafından tesis vb. yapıların temelleri, çevre koruma yapıları, dolgular, maden yolları ve diğer yapılar projelendirilebilir, hidrolik araştırmalar yapılabilir, endüstri mühendisleri tarafından planlama yapabilir, peyzaj mimarları ve orman mühendisleri tarafından bölgede peyzaj planlaması ve ağaçlandırma yapılabilir.


Şekil 4. Bölgenin üç boyutlu modeli ile bu model üzerinde tesis ve stok sahalarının görünümü.

Jeolojik ortamın temel unsurları ve bunların toplum sağlığı planlamasında önemi

Toplum sağlığı planlamasında çok önemli olan Jeolojik ortamın temel bazı unsurları aşağıda genel hatlarıyla tanıtılmıştır.

1. Toplum için yüksek kalitede içme suyu temini ve yeraltı suyu kaynaklarının korunması. Su kaynakları çevresinde koruma alanları oluşturulması ve koruma tedbirlerinin uygulanması, planlamacıların en önemli sorumlulukları arasındadır.

2. Benzer bir durum toprak kullanımı açısından dolayı önem taşıyan ve özellikle erozyon, kimyasal kirlenme, makro ve mikro-elementlerin aşırı tüketilmesi, tuzlanma ve verim kaybı gibi antropojenik faaliyetler sonucu gelişen tehlikelere açık olan toprak örtüsünün korunması.

3. İnsan ve hayvan sağlığıyla ilgili planlamada, jeokimyasal ve mineralojik anomalilerin belirlenmesi. Bilindiği gibi biyojeokimyasal kaynaklı çok sayıdaki hastalık etkeni (ortamda elementlerin aşırı zenginleşmesi ya da azlığı), evcil hayvanlar ve bitki kültürleri için de zararlıdır. Çözüm; yerleşim planın hazırlanması sürecinde ayrıntılı bir jeokimyasal etüdün yapılması, ön- koşulunun getirilmesi.

4. Benzer bir durum, yeni yerleşim yerleri belirlenirken yüksek radyasyon riski içeren bölgelerin ya da radon varlığı riski yüksek alanların belirlenmesi. Bu amaçla planın hazırlanması sürecinde ön-koşul: ayrıntılı bir radyoekojeolojik etüdün yapılması..

5. Bir alanın geliştirilmesi ve doğal kaynaklarının kullanımının planlanması sürecinde, çevrenin sadece olumsuz özellikleri dikkate alınmakla kalmayıp, “sağlık uyaranları” da değerlendirilmeli ve buna bağlı olarak dinlenme ve tedavi amaçlı bölgelerin belirlenmesi.

6. Volkanik alanlarındaki arazi planlamaları kendine özgü bir yaklaşım biçimi gerektirmekte ve bu yaklaşım volkanik bölgenin jeolojik (volkanolojik) özelliklerinin dikkate alınmasına dayanmaktadır. Bu nedenle, söz konusu bölgeler özel alanlar olarak sınıflanmakta ve rekreasyon ya da doğal görünüm değeri taşıyan ulusal parklar olarak koruma altına alınmaktadır; Örneğin ülkemizde Kapadokya bölgesinde olduğu gibi.

Kentleşme ve jeomedikal riskler (Tıbbi Jeoloji)

Doğadaki en etkin süreçlerden birisi, toprak ve kayaçlardan çevreye ağır metallerin salınmasıdır. Küresel ölçekte ağır tıbbi sonuçlara yol açtığından, yerleşim alanlarının jeokimyasal açıdan tıbbi-jeolojik


değerlendirmelere altlık oluşturacak düzeyde araştırılması, jeomedikal risklerin öngörülebilmesi için gereklidir. Zira kayaçlarda, toprakta ve suda, bitki-hayvan-insan besin zincirininin temel unsurları olan makro ve mikro-elementlerin içeriğinin artması ya da azalması, sağlık açısından risk oluşturur. Dolayısıyla, hükümetler ve yerel yönetimler sağlıklı bir toplum oluşturma mücadelesinde, önleyici-koruyucu faaliyet yürütmek amaçlıyorsa, jeolojik ortamın içerdiği elementler ve mineraller konusunda bilgi sahibi olmak zorundadır. Bu tip çalışmalar aynı zamanda, yaşam açısından elverişsiz alanların tanımlanmasını ve bu alanların iyileştirilmesi için öneriler geliştirilmesini de kapsamaktadır. Şekil 4’de Teksas Eyaleti için hazırlanmış içme sularında F ve kapalı alanlarda radon gazı dağılım haritaları görülmektedir.

Şekil 4. Teksas (ABD) eyaletinde yeraltı sularında a) F dağılımı haritası (kırmızı ve siyah noktalar 4 mg/L ve üzeri F içeren suların olduğu alanları işaret ediyor) b) Radon dağılım haritaları (kahverengi alanlar orta, sarı alanlar düşük seviyedeki radon alanlarını göstermekte) (kaynak IMAGA Newsletter Feb. 2015)

Bu tip çalışmaların başarıya ulaşması, kamu kurumları-yerel yönetimler-üniversiteler ve araştırma merkezleri ortaklığında yürütülecek disiplinler arası çalışmalarla, jeolojik faktörler açısından özellikli alanların sınırlarının belirlenmesi, element ve minerallerin anomali sahalarının tanımlanması ve haritalarının oluşturulması ile sağlanabilir. Çalışmalar sonunda ilgili bölgenin tüm jeolojik unsurlarını; kayaçların mineralojik bileşimini; kayaçların, toprağın ve yeraltı suyunun jeokimyasal özelliklerini; arazinin hidrojeolojik koşullarını; mineralli su ve termal su kaynakları varlığının ve suyun kalitesinin; maden yataklarının (enerji hammaddeleri dahil) varlığı ve karakteristiklerini; doğal radyoaktivite ve radon seviyesinin; arazinin jeomorfolojik özelliklerini ve toprak karakteristiklerini ve diğer unsurları genel olarak ortaya koymuş olacaktır. Elde edilen bu bilgiler kullanılarak örneğin, Şekil 4’de olduğu gibi ilgili sahanın/bölgenin makro- ve mikro-elementlerin dağılım haritaları, toksik mikro-element anomali haritaları ve radyoaktivite seviyelerini gösteren haritalar oluşturulabilir. İlgili bölgedeki jeolojik faktörlerin insan sağlığı üzerindeki etkisinin düzeyini, olası hastalıkların kaynağını ve dağılımını göstermesi açısından çok önemli olan bu tip haritalar, gelişmiş ülkelerde pek çok şehir için yapılmıştır. Farklı disiplinler de bu haritaları kendi amaçları doğrultusunda kullanarak ileriye dönük çalışmalarını planlayacaklardır.

Sonuç

Yukarıda farklı başlıklar altında genel olarak tanıtılan jeolojik unsurlar ve bunların kentleşme üzerindeki etkilerinden de anlaşılacağı gibi, çağdaş bir kentte çevrenin etkin ve verimli kullanımı, yerel yönetimlerin denetiminde jeoloji mühendisliğinin farklı çalışma alanlarında üretilen verilerden yararlanılmasını zorunlu kılmaktadır.


Bu anlamda hem bölgesel hem de kentsel planlamanda dikkate alınması gereken verilerin başında, yerleşim alanı olarak seçilecek arazinin jeolojik, jeoteknik, jeokimyasal ve mineralojik özellikleridir. Jeoloji bilim ve mühendisliğinin farklı çalışma alanlarının konusu olan yaşam ortamının depremselliği, zeminin jeolojik- jeoteknik özellikleri, doğal hammadde kaynak alanları, su kaynakları, kayaç, toprak ve suyun jeokimyasal ve mineralojik özellikleri, doğal radyoaktivite seviyesi gibi unsurlar, planlamada hem yönlendirici, hem özendirici ve hem de çoğu kez sınırlayıcı rol oynamaktadır.

İnsana saygılı modern kentleşme ancak hem doğal kaynakların akılcı kullanım amacıyla korunmalarına dönük, hem de insan sağlığının korunması ve toplumun yaşam ve çalışma şartlarının iyileştirilmesini önemseyen planlamalar yapmasıyla mümkündür. Deprem, heyelan gibi doğa olaylarının meydana gelmesini önleyemeyiz ancak bilimsel verileri kullanarak bunların afete dönüşmesini önleyebiliriz. Dolayısıyla doğal tehlikeler her zaman dikkate alınmalı, doğal kaynaklara ise daha özenle yaklaşmalı ve jeolojik süreçlerle sınırlandırılan yaşam koşullarını kaynaklara uydurmak için çaba harcamalıyız. Yerel yönetimler bölgesel ve kentsel planlamalarda jeolojik şartların izin verdiği ölçüde, yöre peyzajının özgün özelliklerini ve toprakların tarımsal değerini korumaya en üst düzeyde özen göstermelidir.

Bölge ve kent planlaması, yerleşim alanları için jeolojik sınırlamaları gösteren tematik jeolojik haritaların (jeolojik ortam haritaları) oluşturulmasıyla başlanmalı; planlamacı da bu haritalar doğrultusunda arazinin hangi koşulda bir kaynak, hangi koşulda bir tehlike olarak değerlendirilmesi gerektiğine karar vermelidir. Bu haritalardan jeomedikal risklere yönelik olan tematik haritalar, hükümetlere ve yerel yönetimlere sağlıklı bir toplum oluşturma mücadelesinde, önleyici-koruyucu faaliyet yürütmeleri için de yol gösterici olacaktır.

Güvenli bir şehir, güvenli inşa edilmiş binalar demektir. Bu güvenliğin sağlanmasının ilk aşaması ise, yasa ve yönetmeliklerde belirtilen standartlar doğrultusunda, konusunda uzman jeoloji mühendislerinin gözetiminde yapılmış, arazi ve laboratuvar aşamaları, yerel yönetimlerin konusunda uzman elemanları tarafından denetlenmiş zemin etüt çalışmalarıyla başlar.

Yerel yönetimlerin temel görevlerinden biri de, sahip oldukları gelirleri titiz bir şekilde kullanarak, halkın teknik, ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılamak için hizmet üretmektir. Konusunda uzman jeoloji mühendisleri tarafından üretilen mühendislik jeolojisi verilerinin kullanılmasıyla, büyük, orta ya da küçük ölçekli projelerin çoğu zaman belirlenen süreden önce tamamlandığı ve öngörülenden daha ucuza mal olduğu bilinen bir gerçektir.

Öte yandan günümüzde çoğu büyük yerleşim birimi, örneğin İstanbul, zaten jeolojik tehlike bölgelerinde kurulu olduğundan, bu koşullarda bilimsel gözlem ve araştırmalarla ortaya konmuş bilimsel veriler doğrultusunda hazırlanmış yerel ve genel yasa ve yönetmeliklerin zorunlu olarak uygulanması gerekir. Örneğin, Kaliforniya’da (ABD) çoğu konut, hastane ve okul doğrudan aktif faylar üzerinde inşa edilmiş olmasına karşın yerel otoriteler, eyaletteki jeolojik tehlike bölgeleri konusunda bir yasa çıkarmış ve kent faaliyetlerinin yönetilmesi sürecinde bu yasalara tavizsiz uyularak, olası riskler en aza indirilmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar

Barış, Y.İ., 2002. Türkiye’de asbest ve fibroz zeolit (eriyonit) ile ilgili akciğer hastalıkları. Beslenme, Çevre ve Kanser Sempozyumu, Ankara, Bildiri Özleri Kitabı, s.22-23

Barış, Y.İ., 2005. Türkiye’de asbest ve eriyonit sorunu ve insan sağlığına etkileri. 1. Tıbbi Jeoloji Sempozyumu, Ankara, Bildiriler Kitabı, s.53-64.

Bennette, M.R. and Doyle, P.,1999. Environmental Geology: Geology and the Human Environment, Wiley,501 p.

Blirka,I.H., 1990. Geological mapping of rapid mass movement deposits as an aid for land use planning, Engineering Geology (29), 365-378.

Forster, A and Culshaw, M.G., 1990. The use of site investigation data for the preperation of engineering geological maps and reports for use by planners and civil engineers, En. Geology (29), 347-354.

Howard A. D., Remson I., 1978. Geology in environmental planning. McGraw-Hill Book Company, New York, 583 p.


JMO, 2011. Tıbbi Jeoloji, Jeolojik Ortamların İnsan Sağlığı Üzerindeki Etkileri: TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Çeviri Serisi No:2, (M.M. Komatina tarafından yazılan Medical Geology Effects of Geological Environments on Human Health ” adlı kitabın Türkçe çevirisi), 1. Baskıyı hazırlayanlar: Yüksel Örgün, Dursun Bayrak, 498s..

JMO, 2017; 1.Çevre Jeolojisi Çalıştayı Kitabı, 03-04 Kasım 2017, Ankara.

Kurt, H ve Arık, F.,2010. Şehir ve Çevre Jeolojisi, Aybil Yayıncılık, Yayın No: 2

Örgün, Y., Erarslan, C., 2012; "Arazi Kullanım Planlaması ve Tıbbi Jeoloji", TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Haber Bülteni, No. 3, 2012, s. 15-29 .

Örgün Y., Erarslan, C., 2013, Arazi kullanım planlaması açısından Tıbbi Jeolojinin önemi, II. Tıbbı Jeoloji Çalıştayı, 4-6 Aralık 2013, Antalya. Bildiriler Kitabı, Editörler: Gürhan Yalçın, Alper Baba, TMMOB JMO ve Akdeniz Üniversitesi, sayfa.227-235.

Örgün, Y., Erarslan, C., 2018; İstanbul’un tıbbı jeolojik risk zonları: ön çalışma, Uluslararası Katılımlı 71.

Türkiye Jeoloji Kurultayı, 23-27 Nisan ODTÜ Kongre merkezi, Bildiri Özleri Kitabı, s.845-846.

Sancar, O. ve Aydemir, Ş., 1998.Bölgesel ve kentsel planlamada jeolojinin yeri ve katkısı. Kentleşme ve Jeoloji Sempozyumu, 19-20 Kasım 1998. Bildiriler Kitabı s.35-44.