ÖLÇÜ 2019 TEMMUZ SAYISINI İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ

GIDA EGEMENLİĞİ, HEMEN ŞİMDİ!
Ali Bülent Erdem

Gıda her canlı için bir haktır. Gıda her canlı için olmazsa olmaz olandır. Onun içindir ki, bir insanı derinden etkileyen en büyük korkularının başında açlık korkusu gelir. Açlık korkusu içinde bırakılmış, her an aç kalma tehdidiyle yaşayan insanları yönetmek sermayenin bilinen yöntemlerinden biridir.

İnsanlığın “Beslenme Temel Hakkı” Birleşmiş Milletler’in 16 Aralık 1996 ‘da ki genel kurulunda kabul edilmiş, Uluslararası ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Antlaşmasının 11. Maddesine göre Jean Ziegler’in aktarımıyla şöyledir; “Beslenme Temel Hakkı, doğrudan veya parasal imkanlarla, düzenli, sürekli ve serbestçe niteliksel ve niceliksel olarak yeterli, ve tüketicinin ait olduğu halkın kültürel geleneklerine uygun, bedensel ve ruhsal olarak, bireysel ya da toplumsal olarak tatmin edici ve insan onuruna uygun her türlü korkudan arındırılmış bir yaşamı mümkün kılıcı olan gıda hakkıdır.”(1)

Gıdanın serüveni bu güzel ifadelere rağmen tam aksi yönde seyrediyor. Dünyada tüm gıda zinciri, üretimden pazarlamaya kadar giderek bir elin parmaklarını geçmeyecek küresel şirketin denetimine geçiyor. Tarlalarımızda neleri üretip üretemeyeceğimiz, sofralarımızda neleri tüketip tüketemeyeceğimiz bu şirketler tarafından belirleniyor. Küçük çiftçiler şirketler adına üretmek zorunda bırakılıyor veya üretemez duruma düşülerek toprağını kaybediyor ve yeni açlar olarak kentlerin varoşlarına göç ediyor. Gıda şirketler tarafından üstü açık fabrikalar haline dönüşmüş topraklarda endüstriyel yöntemlerle üretildikçe; gıdalar ona ihtiyaç duyanlara yabancılaşıyor, kırla kentin bağlantısı kopuyor. “Gıdalar artık beslemiyor, aksine hasta ediyor.” Gıda uluslararası ilişkilerde masada bir tehdit unsuruna hatta silaha dönüşüyor.

“Gıda aslında bir silahtır.” Bu söz ABD Tarım Bakanı Earl Butz tarafından, 1974 yılında Roma’da düzenlenen Dünya Gıda Konferansı’nda söylenmiştir. Devamında ise “Gıda pazarlık sandıklarında en önemli araçlardan biridir. İnsanların size güvenip dayanmalarının, size bağımlı olmalarının ve bu şekilde sizinle işbirliği yapmalarının yolunu arıyorsanız, onları gıdaya bağımlı hale getirmek mükemmel bir yöntem”(2) demiştir. Bir zamanların ABD Dış İşleri Bakanı Henry Kissinger benzer bir ifadede bulunmaktadır; “yabancı ülkelere yaptığımız ziyaretlerde güncel konumuz ne olursa olsun, ek olarak her zaman çantalarımızda söz konusu ülkenin tarım politikaları üzerine isteklerimizi içeren dosyalarımız da olur.” (3)

FAO’nun 2016 raporuna göre dünya nüfusunun %11’i yani 815 milyon insan açlıkla mücadele ediyor. “Açlık ve yanlış beslenme çocukları da tehdit ediyor: 5 yaşın altında yaklaşık 155 milyon çocuk yaşına göre çok kısa, 52 milyon çocuğun ağırlığı boyuna göre çok düşük ve yaklaşık 41 milyon çocuk ise aşırı kilolu.

Kadınlarda anemi (kansızlık) ve yetişkinlerde obezite ayrı bir endişe kaynağı.” Rapora göre bu tablonun ortaya çıkmasında önemli etkenlerden biri beslenme alışkanlıklarındaki hızlı değişim.

“Bu görmezden gelemeyeceğimiz tehlike çanlarının çalmasıdır: Eğer gıda güvenliği ve beslenmeyi olumsuz etkileyen tüm faktörlere cevap vermezsek 2030 yılına kadar küresel açlık ve tüm yanlış beslenme türlerini sona erdiremeyeceğiz. Barışçıl ve kapsayıcı toplumların tesisi için bu gerekli bir koşul.” (4)

Yine biliniyor ki, her yıl 39 milyon insan açlıktan ölmekte, 1 milyar insan gizli açlık çekmekte, 2 milyar insan obeziteye bağlı hastalıklarla mücadele etmektedir.

Karşılaştığımız bu ağır bilanço dünyanın insanlığı besleyememesinden değil, bizzat planlanmış bir senaryonun sonucudur. Gıdayı ele geçirerek insanları açlık korkusuyla denetim altında tutma, onları teslim alma faaliyetidir.

Önce Tarımsal Döngü Bozuldu.

Allan Nation’ın dediği gibi: “Tarımın özü güneş enerjisini bir gıda ürününe hapsetmek ve bunun sonunda yüksek değerli insan enerjisi elde etmek”tir. Güneş enerjisinden enerji elde etme yeteneğine sahip tek canlı fotosentez yapma özellikleriyle bitkilerdir. Basitçe anlatımıyla; bitkiler havadan aldıkları karbondioksiti, topraktan aldıkları diğer elementlerle güneş enerjisi ve klorifil sayesinde suyla tepkimeye sokarlar ve daha karmaşık bileşikleri, yani besinleri oluştururlar. Burada toprağın önemli bir rol oynadığı açıktır. Bu bilinçle köylüler ve çiftçiler toprağı gözü gibi korurlar, topraklarını geliştirmek için uğraşırlar. Hayvanların terslerini ve bitki atıklarını toprağa besleyiciler olarak geri döndürürler. Tarımın doğal döngüsüdür bu. Onun için bitki üretimi ve hayvan yetiştiriciliği bir arada yapılır.

Yine çiftçiler kendi topraklarına en uygun tohumları bularak ıslah ederler. Deneyimlerini paylaşır, nesilden nesile aktarırlar ve bu bilgilerin sürekli gelişmesini sağlarlar. Her çiftçi ve köylü onun için bir bilgedir.

Endüstrinin tarıma her müdahalesi tarımsal döngüyü bozdu, tarımın çatışmalı olduğu kadar uyumlu olmaya çalıştığı doğayla bağlantısını kopardı. Köylülerin, çiftçilerin bilgisini değersizleştirdi.

Endüstrinin tarıma müdahalesinin başladığı noktadan bu güne kadar olan süreçte makineler, kimyasal gübreler, kimyasal ilaçlar, hormonlar, hibrit tohumlar, GDO’lu tohumlar tarımsal üretimin girdileri oldu. Çok geniş arazilere tek ürün (monokültür) ekilmeye başlandı. Bir taraftan bu girdilerin girdiği, diğer taraftan ürünlerin çıktığı, ölçek ekonomisine dayanan, karlılık kaygısıyla ürün çeşitliliğini azaltan, ürünlerin besin değerlerini düşüren üstü açık fabrikalara dönüştü tarımsal araziler. Toprağın bitkilerin kökünü tutması yeterliydi artık, gerisini kimyasallar hallediyordu. Ekolojik ilkeler endüstriyel tarım için söz konusu bile değildi. Bitkisel üretim ile hayvan yetiştiriciliği birbirinden ayrıldı. Endüstriyel hayvancılığın yapıldığı hayvan kentleri oluşturuldu.

Güneşten gıda enerjisi elde etme faaliyeti olan tarımsal üretim, fabrikasyon üretime dönüştürülerek petrole bağımlı hale geldi. Uzmanlar bir kalorilik gıda enerjisi elde etmek için bir kalorinin üstünde fosil yakıt tüketilmek zorunda kalındığını söylüyor. Endüstriyel tarımın verimlilik anlayışının ne olduğunu sadece bu örnek bile açıklamaya yeter. Maliyetli bir fabrikasyon üretimle elde edilen bitkisel ürünlerden bu kez biyoyakıt üretilmeye başlandı. Üretilen gıdalar gıda olmaktan çıktı, arabaların depolarını doldurdu. Oysa dünyanın aç kalmasına bir çözüm olarak sunulmuştu endüstriyel tarım. (5)

Özelliklerini Kaybetmiş, Kaygıyla Tüketilen Gıdalar.

Sonuç olarak, Dünyadaki halkların tohum çeşitliliği, yemek kültürleri yok edilirken sofralarımızı standartlaştırılmış ürün çeşitleri doldurmaya başladı. Köylülerin ve çiftçilerin üretemez duruma düşürülmesi sofralarımızdaki gıdanın da şirketler tarafından gasp edilmesi demekti. “Günümüzde 250 bin ila 300 bin bitki türü içinde en az 10 bin ila 20 bin kadarı yenilebilir nitelikte. Bu bitkilerden 7 bini tarımsal olarak üretiliyor ve gıda olarak kullanılıyor. Ancak sadece 30 tür, dünya kalori tüketiminin %90’nını karşılıyor. Yalnızca dört tür (pirinç, mısır, buğday ve soya fasulyesi) dünya nüfusunun tükettiği kalori ve proteinin büyük kısmını sağlıyor. Bu türlerin içerisinde çeşitlilikte giderek azalmakta.. Piyasayı ulusaşırı tohum ve gıda tekellerinin ürettiği tohumların ele geçirmesi sonucunda yerel bitki çeşitliliği, dolayısıyla da lezzet çeşitliliği giderek azalıyor.”(6) Marketlerde gördüğümüz aynı boyutta, parlak renkli meyve ve sebzeler eski lezzetlerinde, eski besleyici özelliklerinde değil. Tayfun Özkaya “ABD’de kanser, kalp, şeker ve obezitenin fazla olması tesadüf değildir. Bunda genetik olarak farklılaşmış yerel çeşitlerin yerine geçen genetik olarak bir örnek modern tohumların rolü büyüktür.” demektedir. İsmini ve etkisini bilmediğimiz gıda ile ilgisi olmayan katkı maddeleri ve koruyucularla çeşitlendirilmiş hazır gıdalarda durum daha da vahimdir.

Çayırlarda otlayan ineklerin, serbestçe dolaşan tavukların, kahvelerde mutlu ve şakalaşarak ürünlerini öven köylülerin, neşeyle hasat yapan kadınların görüntüleri eşliğinde hazırlanmış gıda reklamları bile gerçeği gizleyememektedir. Tüketiciler tükettikleri gıdaların nasıl üretildiğine dair bilgiden uzaklaştıkça veya tam aksine üretim süreçleriyle ilgili gerçekleri öğrendikçe gıdadan korkar hale gelmiştir.

Gıda Güvenliği ve Gıda Güvencesi..

Gıdaya ihtiyaç duyanların tükettikleri gıdalardan kuşkularının giderek artması karşısında devreye giren bir kavramdır; Gıda Güvenliği.

Bülent Şık gıda güvenliği şöyle tanımlıyor; “Gıda maddelerinin tarladan, çiftlikten veya elde edildikleri noktadan sofralarımıza ulaşıncaya kadar ki süreç içinde sağlıklı ve besleyici özelliklerini koruma esasına dayanır. Gıda güvenliği sorunlarına yol açan pek çok unsur var; ama halk sağlığı açısından mikrobiyolojik ve kimyasal risk unsurları daha çok dikkate alınıyor. Mikrobiyolojik açıdan gıda maddelerinin hastalık yapan mikropları içermemesi; kimyasal açıdan da zehirli nitelikli maddelerin gıdalarda bulunmaması istenir.” (7)

Günümüzde gıdanın kontrolü tek taraflı olarak şirketlerin denetimine geçmiş veya geçmektedir. Onlar için gıda güvenliği kendi tabirleriyle tolere edilebilir kalıntı ve katkı maddeleri olup olmadığı, hijyenik koşullara uyulup uyulmadığı ile ilgilidir. Üretim süreci içinde kullanılan yöntemler, üretim sürecinde yaratılan doğa tahribatı, gıdaların giderek besin bakımından yoksullaşması onların ilgi alanlarına girmez. (8)

Şık aynı yazısında şöyle devam eder; “Konuya elbette bir mühendislik problemi olarak bakmak ve bu sorunu çözmek için neler yapmak gerekiyor sorusuna bilimsel-teknolojik düzeyde yanıtlar aramak mümkün. Zaten bu yapılıyor. Ama ya Nasrettin Hoca gibi anahtarı kaybettiğimiz yerde değil de başka yerde arıyorsak; yani sorunları çözmek şöyle dursun daha çok artıracak işlerle uğraşıyorsak ?”

Sahi biz gıdayı tartışılır noktaya getiren süreçte anahtarı nerede kaybetmiştik? Tohumu kaybettiğimiz ve şirketlerin tohumlarıyla onların istekleri doğrultusunda üretmeye başladığımız noktada. Tarımsal üretimi kimyasal ilaç ve kimyasal gübre kullanmaya indirgediğimiz noktada.

Öyleyse sağlıklı, güvenilir gıdalara ulaşmak için soruları doğru sormalıyız.

1- Kim üretiyor?

2- Nasıl üretiyor?

3- Kim için üretiyor?

Öncelikle, bütün bir üretim sürecinin izlenebilir olabilmesi, üretim sürecinin merkezinde küçük çiftçilerin olmasıyla mümkündür. Köylülerin ve küçük çiftçilerin atalarından bu güne kadar taşıdıkları tohumlarıyla ve onun bilgisiyle doğayla birlikte üretmeleridir. Geleneksel köylü tarımı, bilge köylü tarımı ve köylü agro ekolojisi olarak adlandırılan doğayla dost bir üretim tarzıdır bu. Son olarak köylü veya küçük çiftçilerin öncelikle kendilerine, sonra yerel pazarlara, fazlasını da en yakın pazarlara üretmesidir. Gıdanın gideceği mesafelerin mümkün olduğu kadar kısa tutulması sağlıklı gıda ve yerel kültürler için önemlidir.

Örgütlü küçük çiftçilerin düşüncesidir, bu söylenenler. Gıda Egemenliğinin de temelini oluşturur.

Gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta da Gıda Güvencesidir. Gıda güvencesi herkesin sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi için besleyici gıdalara, düzenli olarak, yeterli ve güvenilir bir şekilde erişebilmeleri demektir.

Şirketler ve siyasiler gıda güvenliği ve gıda güvencesi kavramlarını birbirinin yerine kullanarak bir kavram kargaşası yaratmakta ve bunu bilinçlice yapmaktadırlar.(9) Gıdaya ulaşım hakkı olan gıda güvencesini gözden kaçırma kaygısıdır bu. Milyonlarca insan açlıkla mücadele ederken, meta haline gelmiş gıdanın, kar için endüstriyel çiftliklerde hayvan yemi ve arabalarda yakıt olarak kullanılmasını gözlerden kaçırma çabasıdır.

Küçük Çiftçiler Ayağa Kalkıyor.

1944 yılının Temmuz ayında ABD’nin New Hampshire eyaletinin Bretton Woods kentinde 44 ülkenin ekonomiden sorumlu üst düzey yetkilileri bir araya gelmişti. Savaş sonrası Dünya ekonomisinin nasıl düzenleneceği Konferansın amacıydı. Toplantının sonucunda hakim para birimi olarak Dolar kabul edildi. Yeniden biçimlendirilmekte olan kapitalist dünyanın merkezinde artık ABD vardı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya ekonomisini kontrol ve yönlendirme amacıyla Dünya Bankası, IMF, GATT ( Gümrükler ve Ticaret Genel Antlaşması) oluşturuldu. Bir kuruma dönüştürülmemiş bir anlaşmalar dizisi olarak devam eden GATT, Uruguay Raundunda alınan kararlar sonrası 1995’de DTÖ’ne (Dünya Ticaret Örgütü) dönüştü. 1993 yılı öncesinde GATT ulusal sınırları aşan malların ticaretiyle ilgiliydi. 1986-1993 yılları arasında sürdürülen Uruguay görüşmeleri sırasında uluslararası ticareti aşan fikri mülkiyet, tarım ve yatırımlarla ilgili yeni kurallar getirildi. GATS (Hizmetlerin Ticareti Genel Antlaşması) yoluyla hizmetler de ticarete konu edildi. 1995 yılında Dünya Ticaret Örgütü kurulduğunda bu örgütün istediği her şeyi yapabileceği, ortak doğal kaynakları talana açabileceği, ülkelerin bazı uygulamalara karşı göstermesi muhtemel dirençlere karşı bütün düzenlemeler yapılmıştı.

Ama, aynı zamanlara denk düşen bir başka gelişme daha oluyordu. 1990’lı yılların başlarında endüstriyel tarım modelinin saldırılarla yaygınlaşması, tarım ve gıdanın az sayıda şirketin elinde toplanması, neo liberal politikalarla küçük çiftçilerin kıyılması karşısında küçük çiftçiler ayağa kalkmıştı. Bu karşı çıkışların ortaklaştırılması çalışmaları tarım ve gıda meselelerinin ilk defa ele alınacağı GATT Uruguay Raundunun hemen öncesinde İsviçre’nin Mons köyünde sonuçlandı. 1993 yılında küçük çiftçilerin, tarım işçilerinin, yerli halkların ortak mücadele örgütü olarak La Via Campesina doğdu. 2004 yılında Çiftçi-Sen’inde üyesi olduğu La Via Campesina, bugün 400 milyon üyesiyle küçük çiftçilerin en büyük politik küresel tarım örgütüdür.

DTÖ ve Birleşmişler Milletler, Tarım Gıda Örgütü-FAO gibi uluslararası kurumlar tarım ve gıda konularını tartışmak üzere bir araya geldiklerinde karşılarında La Via Campesina’yı buldular. Neoliberal bir kırsal kalkınma modeline karşı çıkan La Via Campesina , küçük çiftçilerin ve köylülerin tarım politikaları oluşturulması süreçlerinin dışında bırakılamayacağını söyleyerek eylemler düzenledi.

La Via Campesina 18-21 Nisan 1996’da Meksika Tlaxcala’da 2. Uluarası toplantısını gerçekleştirmişti.

Toplantıda Gıda Egemenliği, köylü mücadelesinin çerçevesini belirleyen kavram olarak ortaya çıkmıştı.(10) Ardından 13-17 Kasım 1996’da Birleşmiş Milletler, Gıda ve Tarım Örgütü –FAO- Roma’da Dünya Gıda Zirvesi düzenlemişti. La Via Campesina yine oradaydı ve Gıda Egemenliği kavramını ilk kez dillendiren bir bildiri yayınladı. Bu aynı zamanda Gıda Egemenliği kavramının kamusal bir alanda ilk dillendirilişiydi.

Tarımın endüstrileşmeye başladığı noktadan günümüze kadar yaşanan süreçte gelinen durum; üretimden pazarlamaya kadar gıdanın üzerinde giderek daha az sayıda şirketin güç sahibi olmasıdır. Nelerin üretileceğine veya üretilmeyeceğine, kimler tarafından nerede üretileceğine ve hangi tohumlarla nasıl üreticiliğine, nasıl ve kimler tarafından pazarlanacağına karar verme gücü giderek bir avuç şirketin elinde toplanmıştır.

Her ülkenin uyguladığı kamu politikaları devre dışı bırakılmış. Bütün tarımsal yapılar tahrip edilmiştir. Tarımsal ürünlerin fiyatlarının uluslararası piyasalarda belirlendiği bir sistemde küçük üreticiler korumasızdır. Örneğin, bugün ülkemizde fındık ve üzüm üreticilerinin yaşadıkları bu nedenledir.

La Via Campesina, halkları gıda sisteminin merkezine oturtmadan bu sorunun çözülemeyeceğini söyler.

Gıda Egemenliği.

23- 27 Şubat 2007’de Mali, Selingue’de La Via Campesina ve müttefikleri bir araya gelir, köylüler, kır işçileri, tüketiciler, balıkçılar, göçerler, yerel halklar, çevre hareketlerinin temsilcilerinden oluşan 80 ülkeden 500 katılımcı vardır. Toplantı Selingue’de katılımcıların birlikte kurdukları Nyeleni köyünde yapılır. Gerek köyün adının, gerekse toplantının sonrası yayınlanan deklarasyonun adının Nyeleni olmasının özel bir nedeni vardır. “Nyeleni Afrikalı bir ailenin doğan tek kız çocuğudur. O nedenle aile ve Nyeleni aşağılanır. Nyeleni erkeklerle tarımsal üretimde hep yarışır, büyük başarılar elde eder ve Afrika’ya bir çok tohum kazandırır, bu tohumlar kuraklık dönemlerinde bir çok insanın açlıktan ölmesini engeller. Her Afrikalının saygıyla hatırladığı efsane bir kadının yani Nyeleni’nin Gıda Egemenliğini ifade edebilecek en iyi simge olduğu düşünülür. “(11)

Nyeleni Deklerasyonu’nda; “Bir çoğumuz gıda üreticisiyiz ve dünyanın bütün halklarını doyurma kabiliyetine, istek ve iradesine sahibiz. Gıda üreticileri olarak bizim mirasımız insanlığın geleceği için yaşamsal önemdedir.” (12) deniliyor.

Onun için Gıda Egemenliği;

İnsanlığın, yaşamın yok edilmesine, ortak varlıkların talan edilmesine, bütün ekosistemin tahrip edilmesine neden olan IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütüne ve onların her dediklerini yapan hükümetlere bir karşı duruştur.

Gıda politikalarının, küresel tarım ve gıda şirketleri ve piyasalar tarafından değil gıdayı üretenler ve ona ihtiyaç duyanlar tarafından belirlenmesini savunur.

Endüstriyel, kar amaçlı, petrole dayalı gıda sistemi karşısında merkezinde küçük çiftçiler ve gıdaya ihtiyaç duyanların olduğu, ortak karar alma mekanizmalarının yaratıldığı yerel deneyimleri oluşturmaya çalışır.

Sağlıklı gıdalara ulaşabilmek için sistem içi önerilen “gıda güvenliği” kavramının yeterli olmadığını, ancak onu aşan gıda egemenliği için mücadele edilmesi gerekliliğine inanır.

Halkların kendi kültürlerine uygun, doğayla uyumlu tarım ve gıda sistemlerini belirleme hakkı olduğunu savunur.

“Gıda Egemenliği gıdanın şirketlerinin denetiminden çıkarılıp, halkın egemenliğine geçirecek, topraklarımızı, tohumlarımızı, bölgelerimizi, sularımızı, hayvanlarımızı, biyo çeşitliliğimizi koruyacak toplumsal projenin adıdır.” Merkezinde köylülerin, aile çiftçilerinin olduğu, balıkçıların, yerli topluluklarının, topraksızların, kır işçilerinin, göçmenlerin, göçerlerin, çobanların, kadınların, gençlerin, tüketicilerin, çevre ve kent hareketlerini, ekolojistlerin vb. mücadelelerini ortak bir mücadeleye dönüştürecek projenin adıdır.

Örneğin, bugün köylü tarımı, agro ekoloji giderek moda haline gelmiş durumdadır. Oysa gıda egemenliği mücadelesinde, sağlıklı gıdalara ulaşmak için uygulanan teknik bir konu değildir bu. Köylü tarımı, köylü agro ekolojisi aynı zamanda çokuluslu tekellere karşı bir direniş biçimidir.

Yine yerel tohumlarımıza sahip çıkmak gıda egemenliği mücadelesinde tohumların siyasallaştırılması anlamı taşır.

Son söz olarak söylersek gıda egemenliği aynı zamanda politik egemenlik demektir. Gıdayı meta olmaktan çıkaracak, piyasayla hesaplaşmak işidir.

Gıda Egemenliği Hareketi Oluşturmak…

Son yıllarda ülkemizde gıda egemenliği kavramı giderek daha çok kullanılmaya başlanmıştır. Dünyada ise gıda egemenliği hareketi her geçen gün daha da büyümektedir.

2007’de Mali’de yayınlanan Nyeleni Deklarasyonu’ndan sonra, 2011 yılında Avusturya’nın Krems kentinde Nyeleni Avrupa Forumu, 2015 şubat ayında tekrar Nyeleni’de Agro Ekoloji için Uluslararası Forumu yapıldı. Bütün bu toplantılara Türkiye’den katılımcılar olmuştu ama 26 Ekim 2016 Romanya’nın Cluj-Napoca kentinde 2. Nyeleni Avrupa Gıda Egemenliği Forumu’na Türkiye katılımı öncekilerden farklıydı. Türkiye’den odak örgüt olan Çiftçi-Sen, toplantıya katılım çalışmalarını ve toplantı sonrası yapılacak çalışmaları Türkiye’de gıda egemenliği hareketi oluşturulması hedefiyle örgütlemeye çalıştı. Gıda egemenliği ile ilişkili olabilecek tüm kurum, kuruluş ve kişilerle ilişkiye geçti. Birlikte alınan kararlarla tespit edilen yaklaşık 40 kişilik delegasyon karayoluyla Romanya’ya giderek Türkiye’yi temsil etti. Nyeleni Toplantısı sonrası yapılan toplantıda gıda egemenliği toplantılarının bölgelere yayılarak genişletilmesi, bölge toplantıları sonrası bir Türkiye toplantısı hedeflendi.

Gıda egemenliği mücadelesi içerisinde tanımlanması gereken birçok çalışma ve mücadele aslında ülkemizde sürmektedir. Yürüttükleri mücadelelerin Gıda egemenliği mücadelesi kapsamı içerisinde olduğunu bilerek yürütenler olduğu gibi, farkında olmadan yürütenler az değildir. İktidarın kırsal alana yönelik uygulamaları tepkiyle ve direnişler karşılaşmaktadır. Lokal kalan bu karşı çıkışlar bir süre sonra ya yenilmekte, ya da sönümlenmektedir. Bütün çalışmaların, mücadelelerin ortaklaştırılması gıda egemenliği hareketibi oluşturmak isteyenlerin görevidir.

Örneğin meclise 7. kez gelen zeytin yasası karşısında mücadele yürütenler, belki de bugüne kadar yan yana gelememiş, gelmemiş kurum, topluluk ve bireylerden oluşuyordu. Zeytin üreticilerinin, tüketicilerin, zeytin kültürüne sahip çıkanların, doğa dostlarının, çevrecilerin, ekolojistlerin, kent hareketlerinin verdikleri ortak mücadele aslında bir gıda egemenliği mücadelesiydi. Zeytin ağaçlarını koruma mücadelesi ortaklaşabildiği için başarıya ulaştı. Her yerde sürdürülen mücadelelerin gıda egemenliği mücadelesinin bir parçası haline getirilebildiği oranda gerçek bir gıda egemenliği hareketi ortaya çıkacaktır.

Nyelen’i deklarasyonunun son cümlesiyle yazımı bitirmek istiyorum; Gıda egemenliği, hemen şimdi!

Dipnotlar:

1. Jean Ziegler, Aktaran Erhan Ünal, Toprak Biterken S.33

2. Mebruke Bayram, Gıdalar Ambalajlar Silahlar ve Açlar S.29

3. Erhan Ünal, a.g.e. S.73

4. Yaşam içi Gıda 15 Eylül 2017

5. Ali Bülent Erdem, Tarımın Bozulan Döngüsü, Çağdaş Ses

6. Mebruke Bayram a.g.e. S.137

7. Bülent Şık, Aktaran Abdullah Aysu, Gıda Krizi S.149

8. Abdullah Aysu, Gıda Krizi S.150

9. Abdullah Aysu, a.g.e. S.148

10. Abdullah Aysu, a.g.e. S.151

11. Ali Bülent Erdem, Bir Toplumsal Proje: Gıda Egemenliği, Mukavemet Sayı:1

12. Mebruke Bayram, a.g.e S.143